Basketbol izleyicisi için sezonun en heyecan verici zamanı geldi. NBA'de Final Serisi, bu gece Oracle Arena'da oynanacak ilk maçla başlıyor. Normal sezonun en değerli oyuncusu Stephen Curry'nin Golden State Warriors'ı ile üst üste beşinci kez final oynama başarısına erişen LeBron James'in Cleveland Cavaliers'ı karşı karşıya geliyor. İki takımın artı ve eksilerine değinerek, final serisini değerlendirmek istedim.
Oyun tarzları bakımından birbirinden keskin şekilde farklı iki takımın karşılaşması olacak. Golden State Warriors, yüksek tempoda oynamayı seven, geçiş hücumlarıyla çok etkili olan, sete kalsa bile çok tempolu set oyunu oynayıp, rakip savunma reaksiyon dahi veremeden iyi bir şut yaratabilen bir takım. Cleveland Cavaliers ise -sakatlıkların da etkisiyle- bu playofflarda daha çok sete set oynayan bir görüntüde ve bu seride de aksini yapacaklarını düşünmek çok gerçekçi değil.
Cavs'in Her Şeyi LeBron
Cleveland Cavaliers cephesinde her şeyin başlangıç noktası LeBron James. Kevin Love'ın sezonu kapatması, Kyrie Irving'in de kendisini rahatsız eden birkaç sakatlıktan muzdarip şekilde oynamaya devam etmesi, bütün yükü LeBron James'in sırtına yüklemiş durumda. Tam rakamı bilmemekle birlikte, tahmin ediyorum ki Cavs'in attığı sayıların %65-70'i direk LeBron kaynaklı. Sadece attığı ya da asistini yaptığı sayılar değil, savunmayı üzerine topladıktan sonra yarattığı pozisyonlarda yapılan bir ekstra pas üzerinden buldukları üçlükler ya da yakın atışlar da direk LeBron James sayesinde üretiliyor. Bugüne kadar James'in gayet dominant oynadığını ve bu planın işlediğini söyleyebiliriz. Playofflarda performanslarını arttıran JR Smith, Iman Shumpert, Matthew Dellavoda, Tristan Thompson ve hatta -bazı maçlarda üst üste çok kritik üçlükler atan- James Jones, hücumdaki görevlerini başarıyla yerine getirdiler. İlk bakışta "üçlükçü" bir takım gibi görünmeseler de LeBron'u durdurabilmek için içeri gömülen rakipler karşısında Cleveland'ın bu playofflarda maç başına 10 üçlük isabeti bulduğunu ve bu alanda Golden State Warriors'ın hemen arkasında olduğunu söyleyelim. %36 gibi ortalama üstü bir üç sayı isabet oranı bulmalarının en büyük sebebi de yukarıda bahsettiğim rol oyuncularının formda olması.
Cavs'in X Faktörü
Tristan Thompson, Kevin Love'ın sakatlanmasının ardından bulduğu sürelerde çok önemli işler yaptı ve X faktör oldu diyebiliriz. Özellikle iyi bir ribaund takımı olmayan Atlanta Hawks'a karşı aldığı hücum ribaundları, takımı adına çok büyük avantajdı. Ancak bana göre bu seride bilinmeyen olarak ortaya çıkması gereken oyuncu Kyrie Irving olacak. "Irving de X Faktör olur muymuş canım!" Olmaz. Yani normal şartlarda olmaz. Ancak sakatlığı nedeniyle Hawks serisinde çok etkisiz kaldığını ve savunma yapmakta zorlandığını gördük. Golden State Warriors, sakatlıkların sınırladığı Irving'in hücumunu daha da minimize etmek adına hücumda sürekli onun üzerine atak edecektir. Böylece savunmada onu hem fiziksel hem de mental olarak yıpratıp, hücum verimini en alt seviyeye çekmek isteyeceklerdir. Irving eğer beklenenin üzerinde bir reaksiyon verebilirse, LeBron James'in üzerindeki yükü belli ölçüde hafifleterek takımına görünenden çok daha değerli bir katkı yapmış olur. Şayet Irving bunu yapamazsa, -tıpkı Hawks serisinde olduğu gibi- JR Smith'in hücumda sorumluluk alması ve bire bir yaratıcılığını göstermesi gerekecektir. Çünkü LeBron'un da dinlenmesi -kenara gelmese bile saha içinde belli süre aktif dinlenmesi- gerek.
Cavs'in En Büyük Avantajı: Tecrübe
Bu seride Cleveland'ın en büyük avantajı, -gezegenin en iyi oyuncusuna sahip olmalarının dışında- final/şampiyonluk tecrübesi olacak. Golden State Warriors'ın oyuncuları ve teknik ekibi içinde final tecrübesi olan tek isim, asistan Luke Walton. Cleveland'da ise Kendrick Perkins, Mike Miller, James Jones, Brendan Haywood, Shawn Marion ve tabi ki buraların gediklisi haline gelen LeBron James'in şampiyonluk yüzükleri var. LeBron ve biraz da James Jones dışında ana rotasyonun parçası değil bu isimler belki ama soyunma odası atmosferi ve tecrübesiz oyuncuları mental olarak hazırlama açısından bu çok büyük bir avantaj.
Koçlar açısından bakıldığında, iki çaylak koç karşı karşıya gelecek gibi gözükse de David Blatt, geçmişte önemli finaller görmüş/kazanmış bir koç. Steve Kerr'ün, oyunculuk kariyerinde 5 şampiyonluğu, Phil Jackson ve Gregg Popovich gibi koçları olsa da şu anki durumu farklı. Bu alanda da tecrübe konusunda Cavs bir adım önde diyebiliriz
Hack-A Bogut?
Hack dediğimiz hadise, bu seneki playofflara ne yazık ki damga vurdu. Özellikle Clippers'ın oynadığı serilerde DeAndre Jordan'a sık sık yapılan taktik fauller, seyir zevkinin "namına konmuş" bir darbe gibiydi. Andrew Bogut da kötü faul atan bir oyuncu olarak zaman zaman buna maruz kalıyor. David Blatt'in böyle bir planı var mı bilinmez. Ama özellikle deplasmanlardaki maçlarda tempoyu kontrol altına almak, rakibi ritmden çıkartmak ve Warriors'ın en önemli boyalı alan/çember savunmacısını kenara göndermek adına başvurulabilecek bir yol gibi gözüküyor. Perkins, Haywood, Marion gibi pek süre almayan oyuncuların olması, faul yapacak oyuncu bulmak konusunda da ellerini güçlendiriyor. Aynı şekilde Steve Kerr'ün de Tristan Thompson'a taktik faullerle misilleme yapma şansı var. Ancak oyunun temposunun düşmesi Cavs'in işine geleceğinden, Warriors cephesinden "mecbur kalmadıkça" böyle bir hamle beklemiyorum.
Warriors İçin En Önemlisi Ritim
Golden State Warriors, -rakibinin aksine- sürekli tempoyu zorlayacak ve ritim içinde oynamaya çalışacaktır. Bunu yapabildiklerinde, belki de NBA'de hiçbir takımın çıkamadığı bir viteste oynayabiliyorlar. Steve Kerr'ün, oyuncularına belli özgürlükler tanıdığı şablonlar üzerinden "yarı doğaçlama" hücum eden Golden State Warriors'ın en önemli silahları tabi ki Splash Brothers. Curry ve Thompson'ın yarattığı şut tehdidi sayesinde işleri kolaylaşsa da tam anlamıyla bir ya da iki isme bağımlı bir takım olduklarını söylemek doğru olmaz. Normal sezonda da playofflarda da gördük ki Golden State, ilk beşinden ya da kenardan sürpriz kahramanlar çıkarabilen bir takım. Yakın geçmişe bakarsak, Houston Rockets serisinde Shaun Livingston, Andrew Bogut ve Harrison Barnes'ın sonucu belirlediği maçları hatırlarsınız. Birbirlerine inanarak, topu paylaşarak, akışkanlığı kaybetmeden oynadıkları süreyi bu seride maksimuma çıkartmak zorundalar.
Geçiş Hücumları
Golden State Warriors'ın en büyük silahı, geçiş hücumları. Rakibinizken yarı sahayı hızlı geçmesini isteyeceğiniz son takım Warriors'tır. Çünkü hızlı şekilde çembere akabildikleri gibi bu hücumları üç sayılık basketlerle de bitirebiliyorlar. Fastbreak sonunda buldukları üçlükler zaten bu takımı en çok havaya sokan şey. Geçiş hücumu oynayabilmek için elbette rakibi top kayıplarına zorlamak ve/veya net savunma ribaundu almak gerekiyor. İşte işin çetrefilli kısmı burada başlıyor. Cleveland Cavaliers, bu yılki playoffların en az top kaybeden takımı (Maç başına 12.3 -ki gayet iyi- ). Hücumlar LeBron James üzerinden şekillendiği için, tecrübe kazandıkça tercihler konusunda da hayli ilerleme kaydeden LBJ, kötü seçilmiş, erken atış sayısını da bir hayli azaltıyor. Ayrıca Cavs, hücum ribaundlarına -özellikle Thompson ile- agresif şekilde girerek, rakibin net ribaund almasını da zorlaştıran bir ekip. Yani Golden State'in, en büyük silahını kullanabilmesi için savunmada ekstra gayret ve ribaundlarda büyük bir konsantrasyon göstermesi gerekecek. Cleveland'ın dikkat çeken bir diğer özelliği, bu playoffların en az saha içi deneme yapan takımı ancak en çok serbest atış çizgisine giden üçüncü ekibi olması. Maç başına 81 saha içi şut denemesi yapan Cleveland (En yüksek 92 ile Dallas), 26 kez serbest atış çizgisine gidiyor. Yani genelde savunmaya dengeli dönebiliyorlar.
LeBron Savunması
Golden State'in bu seride düşünmesi gereken en önemli şey "LeBron James'i nasıl yavaşlatabiliriz." Öncelikle Draymond Green, Harrison Barnes, Andre Igoudala gibi fiziken LeBron'un karşısına atabileceği 3 oyuncuya sahip olmasının avantajını kullanmalı Kerr. Maç içinde LeBron'un savunmacısını sık sık değiştirerek onu her hücumda yıpratması akıllıca olacaktır. İkinci olarak, James bu playoff, kariyerinin en iyi dönemini geçirdiğini söylese de orta mesafe ve üç sayılık atışlarda aslında çok kötü bir yüzdeyle oynuyor.
Yukarıdaki tablodaki mavi noktalar LeBron James'in 2015 playofflarındaki isabetli atışlarını, kırmızılar ise kaçırdığı atışları temsil ediyor. Daha büyük noktalar, aynı noktadan atılan daha çok atışı simgeliyor. Aslında ilk bakışta bile LeBron'un orta ve uzak mesafeden kötü attığı görülüyor ancak yine de spesifik ortalamaları da vereyim.
Üç sayı çizgisinin gerisinden ortalaması: %15
Orta mesafe atışlarda ortalaması: %32
Boyalı alandan kullandığı atışlarda ortalaması: %60
Ayrıca sahanın sol tarafına gitmeyi daha çok tercih ettiği de net bir şekilde görülüyor.
Bu bilgiler ışığında, LeBron James eğer yavaşlatılacaksa, bu ancak ve ancak boyalı alanın dışında tutulabilirse mümkün. Elbette buraya yazmak kadar kolay bir iş değil bunu yapmak. Hatta bire bir savunmayla bunu yapmak imkansız bile diyebiliriz. Çok iyi yardımlaşarak mutlaka LeBron'un boyalı alana girişlerini sınırlamak zorundalar. Ayrıca sahanın sağ tarafına yönlendirmeye çalışmak da onu rahat ettiği alandan çıkarabilmek adına yararlı olabilir.
Warriors'ın En Büyük Avantajı: Derinlik ve Çok Yönlülük
Golden State Warriors, bu seride derin kadrosunun avantajını normale göre daha da fazla hissedebilir. Çünkü Cleveland artık 7-8 kişiye kadar daralttı rotasyonunu ve ana roldeki oyuncular yüksek dakikalar sahada kalmak zorunda. Cavs'li oyuncuların enerjisinin düşmeye başladığı anlarda Golden State, diri beşlerle sahada olma lüksüne sahip olacak. Sakatlıktan dönen Speights'in de takıma katılmasıyla tam kadro şekilde finale girecek olan Warriors, bu oyuncuların getireceği enerjinin yanı sıra, yapabildikleri belli başları şeylerden de bu seride ciddi fayda sağlayabilir.
Shaun Livingston, oynadığı pozisyona göre uzun boylu bir oyuncu ve güvenilir diyebileceğimiz bir sırtı dönük oyunu var. Maç içinde Kyrie Irving ya da Matthew Dellavedova ile eşleşirse şayet, Warriors her tıkandığında onun sırtı dönük hücumuna başvurabilir.
Leandro Barbosa, eskisi kadar olmasa da hala deliciliğiyle etkili olabilen, dikine gidebilen yapısıyla Kyrie Irving'e atak etmek ve onu yıpratmak konusunda Steve Kerr'ü elini güçlendirecek bir oyuncu.
Andre Igoudala, sadece atlet olduğu için "otomatik şekilde" iyi savunmacı etiketi üzerine yapıştırılmış bir oyuncu değil. Iggy gerçekten üst düzey bir savunmacıdır ve LeBron James'in karşısına -fiziken dezavantajı olsa da- koyabileceğiniz bir oyuncudur. Kenardan gelen böyle bir güvenceniz olması, -Hawks ve DeMarre Carroll'ın yaşadığı- "LeBron sahada olduğu sürece savunmacısı da sahada olmalı" zorunluluğundan sizi kurtarır ve kafanızdaki rotasyonu da uygulayabilmenizi sağlar.
Mo Speights'in sakatlıktan nasıl döneceği soru işareti. Ancak orta mesafe şut tehdidi, fazla dışarılara çıkmayı sevmeyen Cavs pivotlarının dengesini bozabilir. Şutunu riske edemeyecekleri için açılan penetre alanları da cabası. Ancak pivot pozisyonundan süre alırken savunma ribaundlarında yaşaması muhtemel büyük sıkıntıdan da söz etmek gerek. Yine de size oyunu değiştirebileceğiniz bir hamle şansı vermesi açısından kenarda olması değerlidir.
Kenar katkısı dışında genel olarak Golden State Warriors, tekdüze bir takım değil. Hücumdaki çok yönlülükleri, ana atıcılarından biri ya da ikisi birden sorun yaşadığında bile ayakta kalabilmelerine olanak sağlıyor. Uzunları Bogut ve Draymond Green'in iyi pasörler olması, hücumlarına inanılmaz bir boyut katıyor. Top mutlaka Curry veya Klay'in elinde kalmak zorunda değil. Bu ikili inanılmaz şutörler oldukları için topsuz hareket ederek kendilerine ciddi bir avantaj sağlayabilirler. Birçokları Iman Shumpert - Stephen Curry eşleşmesinde Shumpert'ın iyi savunmacı olmasıyla Warriors'ı bozabileceğini düşünüyor. Haklılık payları da var, Shumpert ortalama üstü bir savunmacı. Ancak topsuz oyuncuyu kovalarken, toplu oyuncuyu savunduğu kadar iyi değil (Keza Dellavedova da öyle). Tepede Green veya Bogut'un top alıp, topsuz perdeden çıkan Curry'i bulmasıyla yakalayacakları pozisyonlar büyük avantaj getirebilir. Pasör uzunlar aynı zamanda bu kısalara back-door cut fırsatı da yaratıyor.
Ee Peki Sonuç? İlk Maç Neden Bu Kadar Önemli?
Yukarıda bahsetmeye çalıştığım ve buraya sığdıramayacağım teknik zilyonlarca detay var elbette. Yalnız bu seride kazananı belirleyecek en büyük etmenler mental olacak diye düşünüyorum. Warriors seyircisi, NBA'in -Thunder seyircisiyle beraber- en gürültü çıkaran, en ateşli seyircisi. Salonda yine inanılmaz bir atmosfer olacağı kesin. Final oynamanın getirdiği motivasyonun üzerine bir de salondan geçecek o ekstra motivasyon, heyecan ve gerginlikle birleştiğinde iyi sonuçlar vermiyor. Golden State kadrosunda daha önce buraları oynamış bir oyuncu bile olmadığını ve tüm dünyada şampiyonluğun favorisi olarak görüldüklerini düşünürsek, heyecan, baskı ve gerginliği yüksek dozlarda hissedecekleri kesin. Bu tip bir durumda olan Warriors gibi takımların seriye evlerinde başlaması, dezavantaja dönüşebilir. Cleveland cephesi ise daha rahat olacaktır. LeBron James'e sahip olmalarına rağmen sakatlıklar ve dar rotasyonları, rakiplerinin de normal sezon birincisi olması nedeniyle tüm dünyada underdog olarak gösteriliyorlar. Sahadaki en sakin oyuncu da LeBron James olacak.
Sözün özü, Warriors ilk maçta büyük bir gerginlik yaşayacak. Şayet buna rağmen maçı kazanabilirlerse, o baskı ve gerginlik serinin devamında yavaş yavaş yerini öz güvene bırakacak ve her şey giderek kolaylaşmaya başlayacak. Tersi durumda ise ilk maçı kazanan Cavs, ikinci maç öncesi iyice rahatlayacak. Warriors ise sırtı duvara dayanmış şekilde ikinci maça gelecek ve ilk maçta hissettikleri heyecan, gerginlik, baskının üzerine bir de "panik" eklenecek. Gerçekten kaldırılması zor bir psikoloji. Bu yüzden, ilk maçı kazanan tarafın seriyi de kazanacağını ve şampiyon olacağını düşünüyorum. İlk maçı;
Warriors kazanırsa: 4-1 GSW
Cavaliers kazanırsa: 4-2 Cavs
Açıkçası Cleveland'ın, doğu konferansındaki rakiplerinin onları gösterdiği kadar iyi olmadığını düşünüyorum. Bugüne kadar çıktıklarında yeterli olan 5. vites, Warriors'ta da mevcut. Hatta bir üstü de mevcut. Gerekli mental gücü göstereceklerini umuyor ve Warriors kazanır diyorum. (LeBron James antipatim de bunu gerektiriyor zaten)
Biraz geçe kaldı ama iyi spor oldu. Herkese keyifli bir NBA Finali dilerim. Benim tarafım belli #GoWarriors :)
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
*Yazıda verilen takım istatistikleri, nba.com/stats adresinden alınmıştır.
**LeBron James'in şut grafiği, Sports Illustrated'dan alınmıştır
4 Haziran 2015 Perşembe
13 Mayıs 2015 Çarşamba
Bir Değişik Maç Yazısı
Fenerbahçe Ülker'in Final Four'da arz-ı endam etmesine çok az zaman kalmışken, birçok önemli maçtan önce yaptığım gibi yine bir ön bakış yazısı yazmak için kalemi elime aldım. Zeljko Obradovic ile Pablo Laso arasındaki kalite farkından, iki takım arasındaki kadro kalitesi farkına; avantajlı/dezavantajlı eşleşmelerden, kenardan gelip X Faktör olabilecek oyunculara; Maciulis'in sırtı dönük oyunundan, Nemanja'nın yüzü dönük oynadığı bire birlere; "Şu oyuncu sahadayken şöyle bir beş kullanmamız lazım"dan, "Onların şu zaafına hücum etmemiz lazım"a kadar kafamda zilyon tane teknik-taktik detay vardı. Yazarken, -daha kolay anlaşılması adına- geçmişte yaşanan şeylerden örnekler vermeye çalıştım. Tam o sırada, daha eskilere gidip, hafızamda küçük bir tur attım.. Ve yazıdan vazgeçtim. Niye vazgeçtim?
İlk kez son 8'e kaldığımız günleri hatırladım. 2007-2008 sezonu.. O heyecanın tanımını yapacak kelimeleri yan yana getirebilir miyim bilmiyorum. Az çok herkes, Montepaschi Siena'nın bizi eleyeceğini tahmin ediyordu, hatta bir adım ileri gideyim, herkes Final Four'a Siena'nın gideceğini biliyordu. Ama yine de öyle bir heyecanlanmıştım ki maçlarda, kalbim, göğüs kafesimi kırmaya çalışır gibi atıyordu. Yetmedi gücümüz de tecrübemiz de.. İki maçta elendik. Ama o heyecan, yapılan yatırımı da arttırdı. Devam eden sezonlarda hep ciddi paralar harcayarak ses getirecek transferler yaptık. Sezona hep "çok iddialı" girdik. Ancak sezonu iddialı bitiremedik.
2008-2009 sezonunda Top 16'ya kaldığımızda, beklentilerimiz en azından bir kez daha Son 8'e girebilmekti. Ah o Top 16'ya kalmaz olaydık, ne acılı bir süreçti o. CSKA Moskova, Montepaschi Siena ve Cibona Zagreb'le aynı gruptaydık. Alınacak 3 galibiyet, gruptan çıkmamız için yeterli olabilir diye umuyorduk maçlar başlamadan evvel. İlk maç, içeride CSKA'ya sadece 48 sayı atabildik, 18 fark yedik. O maç, sanki kalan maçların fragmanı gibi bir şeydi. Grubu yalnızca 1 galibiyet ile (Cibona deplasmanı) bitirdik ve sonuncu olduk. Yetmedi gücümüz de tecrübemiz de.. Çok kötü elendik.
08-09 sezonunda yaşananları "dibe vurmak" olarak görenler, bir sonraki sezon yanıldıklarını görecekti. 2009-2010 Euroleague sezonu, Fenerbahçeliler için kabus gibiydi. Normal sezonu 3-7 bitirip, felaket averajımızla grubu sonuncu bitirmiştik. Hele bir maç var ki Siena deplasmanında.. Ya son maçtı ya sondan bir önceki, tam hatırlamıyorum. Ama skorunu -çok denememe rağmen- hiç aklımdan çıkaramadım: "101-58" Yüz bir - Elli sekiz.. Bir takım ne kadar üçlük yiyebilirse, o kadar yemiştik. Paramparça olmuştuk, bundan daha çok üzülemeyiz diye düşünüyorduk.
09-10 sezonunda yaşananları "En Büyük Yıkım" olarak görenler, bir sonraki sezon yanıldıklarını görecekti. 2010-2011 sezonu, kalbimizdeki en büyük yaralardan biri olarak hafızalarımıza kazınacaktı. Bogdan Tanjevic'in yerine Neven Spahija takımın başına gelmişti. Ukic, Greer, Kinsey, Ömer Onan, Mirsad Türkcan, Lavrinovic'lerden Darjus, Marko Tomas, Sean May'li kadro.. Hatta sezon ortasında Sarunas Jasikevicius da katılmıştı bu isimlere. Normal sezonda oynadığımız 10 maçın 7'sini kazanmıştık ki bunların içinde Barcelona deplasmanı ve -yıllarca bizi tokat manyağı yapan- Siena'ya karşı içeride aldığımız galibiyetler de vardı. Bu sefer değişik bir öz güvenle girdik Top 16'ya. Top 16.. Rüya gibi başlayan Top 16.. Olympiakos, Zalgiris , Valencia ile aynı gruptaydık ve ilk 3 maçın hepsini kazanmıştık. Bunlardan biri de Olympiakos deplasmanıydı. O ne coşku.. Liderlik hesapları yapıyoruz, çaprazdan gelecek takım kim olur diye düşünüyoruz, "Mirsad sakatlandı, ileride nasıl etkiler" diye tartışıyoruz, ilk defa ciddi şekilde "Final Four hayal değil" diye konuşuyoruz.. Fikstürün ikinci yarısında alınacak 1 galibiyet, son 8 takım arasına ismimizi yazdırmamız için yeterli olacaktı. 1 galibiyet.. Allah'ın belası 1 galibiyet.. Fikstürün ikinci yarısı, Zalgiris deplasmanıyla başladı. Baştan sona kafa kafaya giden, uzatmada kaybettiğimiz Zalgiris maçını hatırlarsınız. Yunan hakem Christos Christodoulou'yu kara listemize aldığımız maçtır o. Maç boyu daha iyi oynayan bizdik ama rakip 39 serbest atış kullanmıştı, otuz dokuz!! İzin vermediler işi orada bitirmemize. İkinci maç, içeride Olympiakos.. Herkesin kafasında aynı cümle: "Deplasmanda yendik, yine yeneriz!" Yenemedik. Adamlar geldi, net bir galibiyet alıp gitti. Pivotları Nesterovic ve Mavrokefalidis, bizim uzunlarla top gibi oynadı o gün. Biri çıkıp diğeri giriyordu, ama sonuç hiç değişmiyordu. O mağlubiyet, baskıyı tamamen üzerimize yıktı. Son maçta Valencia deplasmanına gidiyorduk ve 1 sayı farkla mağlup olsak bile Son 8'e kalıyorduk. Kalamadık. O sezon en kötü üçlük attığımız maç, belki de sezonun en önemli maçına denk gelmişti. 82-68 kaybedip averajı da verdik. Yetmedi nefesimiz de inancımız da.. Averajla elendik. O ne hayal kırıklığıydı.. İki gün evden çıkamadım ben, yaşam enerjim sıfırlanmıştı.
Bu yıkımı atlatmak hiç kolay olmadı. Neven Spahija ile geçen bir sonraki sezon da Top 16'da grup sonunculuğu ile bitti. 2012-2013 sezonunda, takımın başına Simone Pianigiani geldi. Pianigiani, Montepaschi Siena ile çok başarılı yıllar geçirmiş, Final Four görmüş ve bizi çok kez ağır mağlubiyetlere uğratmış bir koçtu. Bo McCalebb, Bojan Bogdaovic, Emir Preldzic, David Andersen, Mike Batiste gibi oyunculardan oluşan bir takım, Pianigiani'yle birlikte büyük heyecan yaratmıştı. Bu sezona gelene kadar yaşanan üst üste yıkımlara rağmen o heyecan vardı. Fenerbahçelilerin birkaç tane ortak noktası vardır. Bunlardan en belirgin olanı ise umut etmektir. Biz Fenerbahçeliler, başımıza ne gelirse gelsin, umarsızca umut ederiz. O sene de başarılı bir yıl geçireceğimizi umut ettik. Top 16'ya son hafta zar zor kendimizi attık. Hala umut vardı ama içimizde. Değişen Top 16 formatı mı yoksa hayalperestlik mi sebebi bilinmez, daha iyi olacağımızı düşündük. Olmadı. Oynadığımız 14 maçın 12'sini kaybettik. Beşiktaş'ın dahi arkasında kalarak grubu sonuncu tamamladık. Top 16'nın açık ara en çok sayı yiyen takımıydık. O sezonun özeti, içeride oynadığımız Barcelona maçıydı. Maça iyi başlayıp, 3-4 dakika iyi oynarken çok kolay atışları kaçırmış, sonra bir anda mental çöküş yaşayıp paramparça olmuştuk. Hafızamdan silmek isteyip de silemediğim maçlardan biri de o maçtır. İkinci çeyrek skoru bile aklımdan çıkmıyor: "27-6" Maç skoru da bir o kadar vahim: "99-60" Kendi sahamızda bizi 40'a yatırdılar, çok uzun zaman önce de değil, yakın geçmiş bu.
İşte tam bunları düşünürken, bir anda kendime geldim. Real Madrid - Fenerbahçe Ülker "Euroleague Yarı Final Maçı" için, maç önü yazısı yazmakta olduğumu fark ettim. X'ler, O'lar, teknik detaylar.. Kafayı mı yedim diye düşündüm biraz. Taraftarı olduğum takımın başında Zeljko Obradovic var. Taraftarı olduğum takımın formasını, mücadeleleriyle "İşte benim takımım!" dedirten oyuncular giyiyor. Son şampiyonu -maç vermeden- eleyip, Final Four yapmış bu takım. İşte bu yüzden vazgeçtim o yazıdan. Bu maç, teknik-taktik düşünülecek maç değil. Bu maç, inanca göre, evrene pozitif mesajlar gönderme, sinerji yaratma, dua etme, totem düşünme maçıdır. Bu maç, daha önce hiç tatmadığımız bir heyecanın keyfini çıkartma maçıdır. Zeljko Obradovic, bugüne kadar göstermediği yeni setleri cebinden çıkartarak, takımı en iyi şekilde hazırlayacak, oyuncular sahada olduğu her saniye ellerinden gelenin en iyisini yapacaktır zaten. Bu maç, basketbol yazarı değil, taraftar olma maçıdır.
O yüzden taraftar Volkan Yeğin oldum bu yazıyı yazarken.
Kaybedeceğini bile bile playofftaki Siena mağlubiyetlerini büyük umutlarla izleyen,
İlk yarısı 50-19 biten Barcelona maçında salondan çıkmak isteyip, ayaklarında o gücü bulamadığı için 40 dakika boyunca o acılı maçı yerinden izleyen,
Unics Kazan maçında uzatmada averajı alıp, son maç Milano'ya yenilip elendiğimizde kahrolan,
101-58 kaybettiğimiz Siena deplasmanında, rakibin attığı her üçlükte "Bu sefer girmesin" diye içinden söylenen,
Final Four hayalleri kurarken, Valencia mağlubiyetiyle Top 16'da elendikten sonra evi yanmış gibi olduğu yere çöküp kalan, ağlayamayacak kadar yıkılan Volkan Yeğin...
Şimdi hayalini kurduğumuz yerdeyiz. Sezon içinde maçlardan önce hep "Gazamız mübarek, yolun sonu Madrid olsun" diyordum. Bu sefer de "Gazamız mübarek, yolun sonu Madrid'in fethi olsun" diyeyim. Güle güle gidin, tarih yazın gelin!
İlk kez son 8'e kaldığımız günleri hatırladım. 2007-2008 sezonu.. O heyecanın tanımını yapacak kelimeleri yan yana getirebilir miyim bilmiyorum. Az çok herkes, Montepaschi Siena'nın bizi eleyeceğini tahmin ediyordu, hatta bir adım ileri gideyim, herkes Final Four'a Siena'nın gideceğini biliyordu. Ama yine de öyle bir heyecanlanmıştım ki maçlarda, kalbim, göğüs kafesimi kırmaya çalışır gibi atıyordu. Yetmedi gücümüz de tecrübemiz de.. İki maçta elendik. Ama o heyecan, yapılan yatırımı da arttırdı. Devam eden sezonlarda hep ciddi paralar harcayarak ses getirecek transferler yaptık. Sezona hep "çok iddialı" girdik. Ancak sezonu iddialı bitiremedik.
2008-2009 sezonunda Top 16'ya kaldığımızda, beklentilerimiz en azından bir kez daha Son 8'e girebilmekti. Ah o Top 16'ya kalmaz olaydık, ne acılı bir süreçti o. CSKA Moskova, Montepaschi Siena ve Cibona Zagreb'le aynı gruptaydık. Alınacak 3 galibiyet, gruptan çıkmamız için yeterli olabilir diye umuyorduk maçlar başlamadan evvel. İlk maç, içeride CSKA'ya sadece 48 sayı atabildik, 18 fark yedik. O maç, sanki kalan maçların fragmanı gibi bir şeydi. Grubu yalnızca 1 galibiyet ile (Cibona deplasmanı) bitirdik ve sonuncu olduk. Yetmedi gücümüz de tecrübemiz de.. Çok kötü elendik.
08-09 sezonunda yaşananları "dibe vurmak" olarak görenler, bir sonraki sezon yanıldıklarını görecekti. 2009-2010 Euroleague sezonu, Fenerbahçeliler için kabus gibiydi. Normal sezonu 3-7 bitirip, felaket averajımızla grubu sonuncu bitirmiştik. Hele bir maç var ki Siena deplasmanında.. Ya son maçtı ya sondan bir önceki, tam hatırlamıyorum. Ama skorunu -çok denememe rağmen- hiç aklımdan çıkaramadım: "101-58" Yüz bir - Elli sekiz.. Bir takım ne kadar üçlük yiyebilirse, o kadar yemiştik. Paramparça olmuştuk, bundan daha çok üzülemeyiz diye düşünüyorduk.
09-10 sezonunda yaşananları "En Büyük Yıkım" olarak görenler, bir sonraki sezon yanıldıklarını görecekti. 2010-2011 sezonu, kalbimizdeki en büyük yaralardan biri olarak hafızalarımıza kazınacaktı. Bogdan Tanjevic'in yerine Neven Spahija takımın başına gelmişti. Ukic, Greer, Kinsey, Ömer Onan, Mirsad Türkcan, Lavrinovic'lerden Darjus, Marko Tomas, Sean May'li kadro.. Hatta sezon ortasında Sarunas Jasikevicius da katılmıştı bu isimlere. Normal sezonda oynadığımız 10 maçın 7'sini kazanmıştık ki bunların içinde Barcelona deplasmanı ve -yıllarca bizi tokat manyağı yapan- Siena'ya karşı içeride aldığımız galibiyetler de vardı. Bu sefer değişik bir öz güvenle girdik Top 16'ya. Top 16.. Rüya gibi başlayan Top 16.. Olympiakos, Zalgiris , Valencia ile aynı gruptaydık ve ilk 3 maçın hepsini kazanmıştık. Bunlardan biri de Olympiakos deplasmanıydı. O ne coşku.. Liderlik hesapları yapıyoruz, çaprazdan gelecek takım kim olur diye düşünüyoruz, "Mirsad sakatlandı, ileride nasıl etkiler" diye tartışıyoruz, ilk defa ciddi şekilde "Final Four hayal değil" diye konuşuyoruz.. Fikstürün ikinci yarısında alınacak 1 galibiyet, son 8 takım arasına ismimizi yazdırmamız için yeterli olacaktı. 1 galibiyet.. Allah'ın belası 1 galibiyet.. Fikstürün ikinci yarısı, Zalgiris deplasmanıyla başladı. Baştan sona kafa kafaya giden, uzatmada kaybettiğimiz Zalgiris maçını hatırlarsınız. Yunan hakem Christos Christodoulou'yu kara listemize aldığımız maçtır o. Maç boyu daha iyi oynayan bizdik ama rakip 39 serbest atış kullanmıştı, otuz dokuz!! İzin vermediler işi orada bitirmemize. İkinci maç, içeride Olympiakos.. Herkesin kafasında aynı cümle: "Deplasmanda yendik, yine yeneriz!" Yenemedik. Adamlar geldi, net bir galibiyet alıp gitti. Pivotları Nesterovic ve Mavrokefalidis, bizim uzunlarla top gibi oynadı o gün. Biri çıkıp diğeri giriyordu, ama sonuç hiç değişmiyordu. O mağlubiyet, baskıyı tamamen üzerimize yıktı. Son maçta Valencia deplasmanına gidiyorduk ve 1 sayı farkla mağlup olsak bile Son 8'e kalıyorduk. Kalamadık. O sezon en kötü üçlük attığımız maç, belki de sezonun en önemli maçına denk gelmişti. 82-68 kaybedip averajı da verdik. Yetmedi nefesimiz de inancımız da.. Averajla elendik. O ne hayal kırıklığıydı.. İki gün evden çıkamadım ben, yaşam enerjim sıfırlanmıştı.
Bu yıkımı atlatmak hiç kolay olmadı. Neven Spahija ile geçen bir sonraki sezon da Top 16'da grup sonunculuğu ile bitti. 2012-2013 sezonunda, takımın başına Simone Pianigiani geldi. Pianigiani, Montepaschi Siena ile çok başarılı yıllar geçirmiş, Final Four görmüş ve bizi çok kez ağır mağlubiyetlere uğratmış bir koçtu. Bo McCalebb, Bojan Bogdaovic, Emir Preldzic, David Andersen, Mike Batiste gibi oyunculardan oluşan bir takım, Pianigiani'yle birlikte büyük heyecan yaratmıştı. Bu sezona gelene kadar yaşanan üst üste yıkımlara rağmen o heyecan vardı. Fenerbahçelilerin birkaç tane ortak noktası vardır. Bunlardan en belirgin olanı ise umut etmektir. Biz Fenerbahçeliler, başımıza ne gelirse gelsin, umarsızca umut ederiz. O sene de başarılı bir yıl geçireceğimizi umut ettik. Top 16'ya son hafta zar zor kendimizi attık. Hala umut vardı ama içimizde. Değişen Top 16 formatı mı yoksa hayalperestlik mi sebebi bilinmez, daha iyi olacağımızı düşündük. Olmadı. Oynadığımız 14 maçın 12'sini kaybettik. Beşiktaş'ın dahi arkasında kalarak grubu sonuncu tamamladık. Top 16'nın açık ara en çok sayı yiyen takımıydık. O sezonun özeti, içeride oynadığımız Barcelona maçıydı. Maça iyi başlayıp, 3-4 dakika iyi oynarken çok kolay atışları kaçırmış, sonra bir anda mental çöküş yaşayıp paramparça olmuştuk. Hafızamdan silmek isteyip de silemediğim maçlardan biri de o maçtır. İkinci çeyrek skoru bile aklımdan çıkmıyor: "27-6" Maç skoru da bir o kadar vahim: "99-60" Kendi sahamızda bizi 40'a yatırdılar, çok uzun zaman önce de değil, yakın geçmiş bu.
İşte tam bunları düşünürken, bir anda kendime geldim. Real Madrid - Fenerbahçe Ülker "Euroleague Yarı Final Maçı" için, maç önü yazısı yazmakta olduğumu fark ettim. X'ler, O'lar, teknik detaylar.. Kafayı mı yedim diye düşündüm biraz. Taraftarı olduğum takımın başında Zeljko Obradovic var. Taraftarı olduğum takımın formasını, mücadeleleriyle "İşte benim takımım!" dedirten oyuncular giyiyor. Son şampiyonu -maç vermeden- eleyip, Final Four yapmış bu takım. İşte bu yüzden vazgeçtim o yazıdan. Bu maç, teknik-taktik düşünülecek maç değil. Bu maç, inanca göre, evrene pozitif mesajlar gönderme, sinerji yaratma, dua etme, totem düşünme maçıdır. Bu maç, daha önce hiç tatmadığımız bir heyecanın keyfini çıkartma maçıdır. Zeljko Obradovic, bugüne kadar göstermediği yeni setleri cebinden çıkartarak, takımı en iyi şekilde hazırlayacak, oyuncular sahada olduğu her saniye ellerinden gelenin en iyisini yapacaktır zaten. Bu maç, basketbol yazarı değil, taraftar olma maçıdır.
O yüzden taraftar Volkan Yeğin oldum bu yazıyı yazarken.
Kaybedeceğini bile bile playofftaki Siena mağlubiyetlerini büyük umutlarla izleyen,
İlk yarısı 50-19 biten Barcelona maçında salondan çıkmak isteyip, ayaklarında o gücü bulamadığı için 40 dakika boyunca o acılı maçı yerinden izleyen,
Unics Kazan maçında uzatmada averajı alıp, son maç Milano'ya yenilip elendiğimizde kahrolan,
101-58 kaybettiğimiz Siena deplasmanında, rakibin attığı her üçlükte "Bu sefer girmesin" diye içinden söylenen,
Final Four hayalleri kurarken, Valencia mağlubiyetiyle Top 16'da elendikten sonra evi yanmış gibi olduğu yere çöküp kalan, ağlayamayacak kadar yıkılan Volkan Yeğin...
Şimdi hayalini kurduğumuz yerdeyiz. Sezon içinde maçlardan önce hep "Gazamız mübarek, yolun sonu Madrid olsun" diyordum. Bu sefer de "Gazamız mübarek, yolun sonu Madrid'in fethi olsun" diyeyim. Güle güle gidin, tarih yazın gelin!
15 Nisan 2015 Çarşamba
ENERJİ VE KARARLILIK - İLK MAÇ FENERBAHÇE'NİN
Euroleague'de çeyrek final eşleşmeleri dün oynanan maçlarla başladı. Tarihinde ikinci kez son 8 takım arasına kalan Fenerbahçe Ülker, ilk maçta Maccabi Tel Aviv'i ağırladı ve sahadan 80-72 galip ayrılarak seride 1-0 öne geçti. Hepimiz için stresli geçen maçın hikayesine şöyle bir bakış atalım.
Maç öncesi, taraftarda inanılmaz bir heyecan hakimdi. Şahsen ben önceki geceyi uykusuz geçirdim, birçok arkadaşımın da aynı şeyi yaşadığını biliyorum. Çünkü alışık olmadığımız bir yerdeyiz. 2007-2008 sezonunda tarihimizde ilk kez bu başarıyı yakaladığımızda, hepimiz içten içe Montepaschi Siena'ya eleneceğimizi biliyorduk. Buna rağmen inanılmaz bir heyecan vardı. Bu seneki takım, çeyrek finale gelirken öyle bir ışık verdi ki beklentileri de umutları da arttrdı. Dolayısıyla hissettiğimiz baskı da heyecan da normale göre 10 kat daha arttı. Bizler taraftar olarak bu baskı ve heyecan yüzünden uyuyamazken, sahaya çıkacak oyuncuların halini düşünün bir de.. Hele ki birçoğunun daha önce Top 8 tecrübesi olmayan isimler olduğunu ve kulübün de güçlü bir geleneği olmadığını düşünürsek, maçın başında bir tutukluk yaşayacağımızı öngörmek zor değildi. Tam anlamıyla da böyle oldu.
Maccabi Tel Aviv, maça atak modunda başladı. Başta Jeremy Pargo olmak üzere hem hücumda hem savunmada Maccabi'li oyuncuların çok agresif olduklarını ve çok iyi odaklandıklarını gördük. Fenerbahçe Ülker cephesinde ise Nemanja Bjelica ve Nikos Zisis dışındaki üç oyuncu (Andrew Goudelock, Bogdan Bogdanovic ve Oğuz Savaş) çok tedirgin ve tutuktu. Top 16'da Pire ve Moskova deplasmanlarında "Biz buraya kazanmaya geldik" mesajını her halleriyle veren oyuncular, belli ki çeyrek finalin ve ev sahibi avantajının getirdiği kazanma zorunluluğunun baskısını hayli hissediyordu. Kafalarında oyun planından çok "Aman bir hata yapmayayım" düşüncesi var gibiydi. Hal böyle olunca, maçın ilk çeyreği, hamleler yapan Maccabi'yle, karşılık vermeye çalışan tedirgin bir Fenerbahçe arasında oynandı. Çeyreğin ortasına doğru oyuna giren Jan Vesely'nin getirdiği enerji ve Nemanja Bjelica'nın koyduğu yürek, Fenerbahçe'yi maçta tutan etkenlerdi.
İşin psikolojik tarafı bir yana, sahada planı işleyen taraf da Maccabi'ydi. Savunma stratejisini Goudelock ve Bogdanovic'e top kullandırmamak üzerine kuran son şampiyon, Yogev Ohayon ve Devin Smith ile bu iki oyuncuya baskılı savunma yaptı. İkili oyunları da topu Goudelock ve Bogdanovic'in elinden çıkartmak için kısaya baskılı savundular. Çok atlet bir takım oldukları için uzuna dönmekte başarılı olan Maccabi, Fenerbahçe'nin bu riskli savunmayı cezalandırmasına izin vermedi. İlk yarı boyunca Jeremy Pargo'yu durduramayan Fenerbahçe Ülker, Nemanja Bjelica ve Jan Vesely'nin oyunuyla maça tutundu ve soyunma odasına sadece 4 sayı farkla geride gitti. Bjelica, ilk yarıyı 12 sayı, 9 ribaundla kapattı ve müthiş kararlıydı. O kadar ki hislerini belli etmemesiyle tanınan Nemanja, taraftarı ateşlemek için şöyle şeyler bile yaptı
Maç öncesi, taraftarda inanılmaz bir heyecan hakimdi. Şahsen ben önceki geceyi uykusuz geçirdim, birçok arkadaşımın da aynı şeyi yaşadığını biliyorum. Çünkü alışık olmadığımız bir yerdeyiz. 2007-2008 sezonunda tarihimizde ilk kez bu başarıyı yakaladığımızda, hepimiz içten içe Montepaschi Siena'ya eleneceğimizi biliyorduk. Buna rağmen inanılmaz bir heyecan vardı. Bu seneki takım, çeyrek finale gelirken öyle bir ışık verdi ki beklentileri de umutları da arttrdı. Dolayısıyla hissettiğimiz baskı da heyecan da normale göre 10 kat daha arttı. Bizler taraftar olarak bu baskı ve heyecan yüzünden uyuyamazken, sahaya çıkacak oyuncuların halini düşünün bir de.. Hele ki birçoğunun daha önce Top 8 tecrübesi olmayan isimler olduğunu ve kulübün de güçlü bir geleneği olmadığını düşünürsek, maçın başında bir tutukluk yaşayacağımızı öngörmek zor değildi. Tam anlamıyla da böyle oldu.
Maccabi Tel Aviv, maça atak modunda başladı. Başta Jeremy Pargo olmak üzere hem hücumda hem savunmada Maccabi'li oyuncuların çok agresif olduklarını ve çok iyi odaklandıklarını gördük. Fenerbahçe Ülker cephesinde ise Nemanja Bjelica ve Nikos Zisis dışındaki üç oyuncu (Andrew Goudelock, Bogdan Bogdanovic ve Oğuz Savaş) çok tedirgin ve tutuktu. Top 16'da Pire ve Moskova deplasmanlarında "Biz buraya kazanmaya geldik" mesajını her halleriyle veren oyuncular, belli ki çeyrek finalin ve ev sahibi avantajının getirdiği kazanma zorunluluğunun baskısını hayli hissediyordu. Kafalarında oyun planından çok "Aman bir hata yapmayayım" düşüncesi var gibiydi. Hal böyle olunca, maçın ilk çeyreği, hamleler yapan Maccabi'yle, karşılık vermeye çalışan tedirgin bir Fenerbahçe arasında oynandı. Çeyreğin ortasına doğru oyuna giren Jan Vesely'nin getirdiği enerji ve Nemanja Bjelica'nın koyduğu yürek, Fenerbahçe'yi maçta tutan etkenlerdi.
İşin psikolojik tarafı bir yana, sahada planı işleyen taraf da Maccabi'ydi. Savunma stratejisini Goudelock ve Bogdanovic'e top kullandırmamak üzerine kuran son şampiyon, Yogev Ohayon ve Devin Smith ile bu iki oyuncuya baskılı savunma yaptı. İkili oyunları da topu Goudelock ve Bogdanovic'in elinden çıkartmak için kısaya baskılı savundular. Çok atlet bir takım oldukları için uzuna dönmekte başarılı olan Maccabi, Fenerbahçe'nin bu riskli savunmayı cezalandırmasına izin vermedi. İlk yarı boyunca Jeremy Pargo'yu durduramayan Fenerbahçe Ülker, Nemanja Bjelica ve Jan Vesely'nin oyunuyla maça tutundu ve soyunma odasına sadece 4 sayı farkla geride gitti. Bjelica, ilk yarıyı 12 sayı, 9 ribaundla kapattı ve müthiş kararlıydı. O kadar ki hislerini belli etmemesiyle tanınan Nemanja, taraftarı ateşlemek için şöyle şeyler bile yaptı
Maçın üçüncü çeyreği de ilk yarıya benzer şekilde başladı. Jeremy Pargo'nun ne bire birlerini ne de pick and roll'lerini durduramayan Zeljko Obradovic, çeyreğin ortasında kimsenin beklemediği bir hamle yaparak Bjelica ile Vesely'i aynı anda kenara aldı ve Kenan-Goudelock-Bogdanovic-Emir-Zoric beşini sahaya sürdü. Maccabi farkı 11 sayıya kadar çıkartmıştı ve her şey onların istediği gibi gidiyordu.
Şimdi burada biraz duralım. Maç içi heyecanıyla bu beşi sahada gördüğünde "Nasıl ya?" demeyen Fenerbahçeli yoktur. Ancak maçın kaderini değiştiren hamle bu oldu. Çünkü o ana kadar Fenerbahçe'nin bütün kısaları hücumda Bjelica ve Vesely'i arıyordu. Hiçbiri oyunun içine girememişti. İkisini birden kenara alarak, Emir, Goudelock ve Bogdanovic'i sorumluluk almak zorunda bıraktı Obradovic. Emir Preldzic 4 numara oynamasına rağmen takımın direksiyonuna geçti, çok kritik bir üçlük attı ve Luka Zoric'i devreye soktu. Bogdan Bogdanovic ve Goudelock, hücumda daha agresif olmaya, potaya gitmeye başladı. Kenan Sipahi'nin görevi ise iyice yorulan Jeremy Pargo'ya baskı yapmaktı. Kenan da üzerine düşeni layığıyla yapınca, fark kapanmaya başladı.
Zoric + 4 kısalı bu beş, Maccabi'nin dengesini ciddi şekilde bozdu. Pargo ve Smith'in gittikçe yorulduğu dakikalarda taze ve çabuk ayaklı olan bu Fenerbahçe beşi, savunmada rakibi durdurmaya başladı. Sonunda üzerindeki ölü toprağını atan oyuncular, atak moduna geçti. Bu dönemde Luka Zoric, iki pota altında da çok önemli işler yaptı. Hücumdaki etkinliğinin yanı sıra pick and roll savunmasında hem kısayı karşılayıp hem de adamına zamanında dönerek, Maccabi'nin skor damarlarından birini kesmeyi başardı. Diğer damar Jeremy Pargo'yu da yorgunluk ve Kenan'ın istekli savunmasıyla durdurmayı başaran Fenerbahçe Ülker, 20-5'lik bir seri yakalayarak çeyreğin sonunda 59-58 öne geçti -ki maçta ilk kez öne geçmiştik- ve son çeyreğe de bu skorla galip girdi.
Son çeyreğin ilk hücumunda, bomboş kalsa bile şutu atarken tereddüt eden ve attığında da çoğunlukla isabet bulamayan Kenan Sipahi'nin üç sayılık basketi, Fenerbahçe'yi ve taraftarı iyice havaya soktu. Maçta ilk kez Maccabi'li oyuncular üzerilerinde baskı hissediyorlardı. Geçtiğimiz sezon bu tip durumlarda kolay teslim olmayan Tyrese Rice, Ricky Hickman, David Blu, Joe Ingles gibi mental açıdan güçlü oyunculara sahipti Maccabi. Ancak bu yıl görüntü biraz farklı. Jeremy Pargo -hele ki yorgun olduğunda- böyle anlarda iyi reaksiyon veremeyen bir guard. Top 16'da takımın en skorer ve güvenilir oyuncusu olan Devin Smith de savunmadaki rolü ve aldığı yüksek dakikalar sebebiyle etkisiz kalınca, Maccabi çatırdamaya başladı. İlk 25 dakika boyunca oynadıkları göze hoş gelen, tempolu oyundan eser kalmadı. Fenerbahçe Ülker, yukarıda bahsettiğim beşiyle maçın kontrolünü ele almayı başarsa da farkı açamadı. Skor bir süre 64-61'te takıldı. Kenarda dinlendikten sonra tekrar oyuna dönen Jan Vesely, maçın son bölümüne damga vuracaktı. Enerjisi ve isteğiyle birçok hücum ribaundu alan, takip smaçları vuran Vesely, Fenerbahçe Ülker'in galibiyetini tescilleyen isim oldu. Maccabi Tel Aviv, son çeyrekte sadece 14 sayı atabildi.
Çok stresli geçen bu maç, Fenerbahçe Ülker'in bir ya da iki oyuncu bağımlı bir takım olmadığını gözler önüne serdi. Takımın iki ana skoreri Andrew Goudelock ve Bogdan Bogdanovic'in (kritik basketlerde imzaları olsa da) etkisiz kaldığı bir maçta Nemanja Bjelica ve Jan Vesely ile oyuna tutundu, Emir, Zoric, Kenan ile üstünlüğü ele aldı ve bir kez daha takım halinde kazandı. Jan Vesely maçı 23 sayı (kariyer rekoru), 7 ribaundla tamamlarken Nemanja Bjelica 13 sayı, 12 ribaund, 4 asist,
3 top çalma ile yine istatistik kağıdını doldurdu. Kenardan gelen Emir Preldzic 5 sayı, 5 asist, 5 top çalma; Luka Zoric de 10 sayı ve 4 ribaundla oynarken, Fenerbahçe, süre alan 10 oyuncusunun tamamından skor bulmayı başardı. Maccabi tarafında Jeremy Pargo 25 sayı, 8 asist; Alex Tyus da 11 sayı, 11 ribaund ve 3 blokla rakibin en iyileriydi.
Bu maç için, bireysel istatistiklerden çok takım istatistiklerine bakmak, maçı kazandıran faktörleri görebilmek açısından faydalı olacaktır. Özellikle dikkat çekenler pozisyon sayısı, hücum ribaundları ve top çalmalar. Maccabi Tel Aviv, toplamda 54 atış kullanırken, Fenerbahçe Ülker -52'si iki sayılık- tam 71 atış denedi. Fenerbahçe gibi bir takıma, 17 fazla top atma şansı verirseniz, kazanamazsınız. Bu farkı yaratan istatistikler de -Amerikalıların "Hustle Stats" dediği- mücadele istatistikleriydi. Fenerbahçe Ülker 17 hücum ribaundu alırken Maccabi sadece 7 tane alabildi. Fenerbahçe 10 tane top çalarken, Maccabi 4'te kaldı. 10 top çalma, Maccabi'nin 14 top kaybı yaptığını düşünürseniz çok önemli bir rakam. Çünkü bu 14 top kaybının 10'unda geriye dengesiz döndükleri anlamına gelir ve bu da maçın temposunu sizin kontrol etmenizi sağlar. Maçın kilitleri işte bunlardı.
Fenerbahçe Ülker, kötü başladığı maçı enerjisi ve ikinci yarıdaki kararlılığıyla kazanmayı başardı. Koç Zeljko Obradovic, maçı döndüren -kimsenin aklına gelmeyecek- o hamleyi yaparak bir kez daha farkını ortaya koydu. Ancak rahatlamamak gerek. Artık iki takım da birbirlerini daha iyi tanıyor ve ikinci maç için yeni ayarlamalar yapacak, sürprizler hazırlayacaklar. Bu kadar kısa aralıklarla maçların oynandığı serilerde bir takımı 3 kez yenmek gerçekten kolay bir şey değil. İkinci maçta da taraftarın aynı odaklanma ve agresiflikle salonda desteğini göstermesi çok önemli. Çok karakterli, yürekli bir takımımız var ve hayal edilen yerlere ulaşabilmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Bunun keyfini çıkartalım.
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Vine'ı çeken @ZeljkObradovic'in emeğine sağlık
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
