15 Ocak 2016 Cuma

Maç Yazısı | Fenerbahçe - Lokomotiv Kuban

TÜM TERSLİKLERE RAĞMEN

THY Euroleague'de Top 16'nın üçüncü haftasında Fenerbahçe, sahasında, yenilgisiz Lokomotiv Kuban'ı ağırladı. Fenerbahçe'nin hedeflediği grup liderliği için en ciddi rakip olarak gözüken Kuban'ı mağlup etmek büyük önem taşıyordu.

Maça girmeden önce maçın hakemleriyle ilgili bir şeyler yazmak istiyorum. İspanyol Juan Carlos Garcia Gonzalez, Yunan Spiros Gkontas ve Hırvat Tomislav Hordov, uzun zamandır Euroleague'de gördüğüm en kötü yönetimi sergilediler. Birçoğu Fenerbahçe aleyhine çalınan kolay faul düdükleri, steps olmayan pozisyonda hatalı yürüme çalıp, çok net stepsleri atlamaları, faul yapılan oyuncuyu "aldatmaya yönelik hareket yapma teknik faul çalarım" diye uyarmaları, deplasman takımını ezdirmeme kafasına girip düdüklerdeki standardı kaybetmeleri... Her şeyiyle rezalet bir maç yönettiler ve maçın önemli aktörlerinden biri oldular. Buna rağmen onlara odaklanmayı yanlış bulduğum için bu kadarla yetineceğim. 

İki takımın da bu maçı herhangi bir Euroleague karşılaşması gibi görmeyip, rakiplerine özel önlemler aldıklarına şahit olduk karşılaşmanın başında. Lokomotiv Kuban, Fenerbahçe'yi hücum düzeninden uzaklaştırabilmek için -çabuk ayaklı uzunlarının da avantajıyla- her perdelemede adam değiştirerek rakibin kafasını karıştırmayı amaçlıyordu. Bartzokas'ın bu stratejisi gerçekten de işe yaradı. Fenerbahçe, ters eşleşmeleri kullanmaya o kadar odaklandı ki hücumdaki akıcılığı kaybetti. Çember altında Vesely ve Udoh'la sayılar bulmasına rağmen top trafiği ve topsuz hareketten vazgeçti ev sahibi takım. Fenerbahçe ise bütün planını Malcolm Delaney'i oyuna sokmamak üzerine kurmuştu. Topsuz oyunda Delaney'e top aldırmama savunması yapan Fenerbahçe, topla buluştuğunda ise baskı yapıp, kullandığı perdelemelerden sonra da ikili sıkıştırma uygulayarak topun ABD'li oyuncunun elinden çıkmasını istedi. Zeljko Obradovic'in stratejisi de işe yaradı ve Delaney'nin etkinliği büyük ölçüde sınırlandı. Yalnız Victor Claver ve hiç hesapta olmayan Sergey Bykov'un etkili oyunu, maçın başında Kuban'ın hücumda sorun yaşamadan devam etmesini sağladı. Kuban üstünlüğüyle başlayan ilk çeyreğin ortalarına doğru, taraftarın da devreye girmesinin etkisiyle, dengeyi kuran Fenerbahçe, skorda üstünlüğü de ele geçirdi. Zubkov'un son saniyede kaçan şutu tiplemesiyle ilk çeyrek 20-18 sarı lacivertlilerin üstünlüğüyle geçildi.

İkinci çeyrekte denge Kuban lehine bozulacaktı. Rotasyonların başlayıp Kostas Sloukas, Ricky Hickman ve Pero Antic'in aynı anda sahada olduğu dönem, bizim için çok iyi geçmedi. Sakatlığı sebebiyle Kızılyıldız maçını kaçıran Sloukas, bu maçta da inanılmaz bir konsantrasyon eksikliğiyle sahaya çıkmış gibiydi. Yaptığı top kayıpları Kuban'ın ritim bulmasına neden oldu. Bu dönemde hücum hiçbir şekilde işlemezken savunmadaki sertlik de kayboldu. Bu sebeple Bobby Dixon ve Bogdan Bogdanovic fazla dinlenemeden oyuna dönmek zorunda kaldı. İlk yarının sonuna doğru Kuban, Draper, Claver, Singleton ve Broekhoff'dan gelen 4 üçlükle farkı çift hanelere çıkardı. Bu bölümde Malcolm Delaney kenardaydı ve Fenerbahçe savunması Delaney'e o kadar konsantreydi ki o kenardayken ne yapacaklarını şaşırmış gibilerdi. 8/16 üçlük atarak ilk yarıyı kapatan Kuban, soyunma odasına 45-37 önde gitti. Bu çeyrekte Fenerbahçe potasında tam 27 sayı gördü.

İlk yarıda Georgios Bartzokas'ın planı tıkır tıkır işlemişti. Fenerbahçe hücumunu başarılı kılan şeyin top paylaşımı ve dolaşımı olduğunu iyi tespit eden Yunan koç, adam değişmeli savunması sayesinde Fenerbahçe'yi alışık olduğu düzenin dışına çıkarmayı başarmıştı. İlk yarı boyunca boyalı alandaki üstünlüğü kullanmaya odaklanan Fenerbahçe'de iç dış dengesi bozulmuş, kısa oyuncular maça girememişti. Kafada sürekli avantajlı eşleşmeyi kullanmak olunca topu hareket ettirmeyi ve diğer oyuncuların topsuz hareketini bir kenara bırakan sarı lacivertliler, sürekli dengesiz atışlara kalıp rakibin ekmeğine yağ sürmüştü. Kuban tarafında da Claver'in muhteşem hücum performansı, Malcolm Delaney'nin etkisiz oyununa rağmen skor üretiminin sekteye uğramamasını sağladı.

İkinci yarıda bir şeyleri değiştirmesi gerektiği gün gibi ortada olan Koç Obradovic, üçüncü çeyreğe Jan Vesely ve 3 faullü Luigi Datome yerine ilk yarının en kötüsü Kostas Sloukas ve Pero Antic'le başladı. Dixon, Sloukas ve Bogdanovic'le topa baskıyı arttırmaya çalışan Fenerbahçe'de, Delaney'e karşı alınan önlemler sürüyordu. Fenerbahçe savunması sertleşmesine rağmen hakemlerin tutumunun da yardımıyla her sıkıştığında faul çizgisine gelen Kuban, farkın azalmasını önlüyor ama açamıyordu.Maç, 8-9 sayılık Kuban üstünlüğüne kitlenmiş gibiydi. Üçüncü periyot skoru da 15-14 Kuban lehineydi ve son çeyreğe 60-51 girildi. Zeljko Obradovic, Jan Vesely ve Luigi Datome'yi neredeyse tüm üçüncü çeyrek boyunca kenarda tuttu ve onları maç sonuna sakladı. Çünkü kafasında değişik bir plan vardı.

Fenerbahçe son çeyreğe Kostas Sloukas, Bogdan Bogdanovic, Luigi Datome, Nikola Kalinic, Jan Vesely beşiyle başladı. Bu beşte yer alan oyuncuların ortak özellikleri, bire bir dış oyuncu savunabilmeleri. Fenerbahçe son çeyrekte savunma tarafında her perdede adam değiştirmeye, ters eşleşmeyi yakalayan uzuna top indirildiğinde de zayıf taraftan yardım getirmeye başladı. Tıpkı geçen sezon Bjelica ve Vesely aynı anda sahadayken yaptıkları gibi... Bu savunma, Lokomotiv Kuban'ın kafasını karıştırmak için yeterliydi, ev sahibi ekip üst üste hücumlarda rakibini eli boş göndermeye, top kayıplarına zorlamaya başladı. Bu savunma stratejisinin geçen sezondan tek farkı, Vesely üç sayı civarında kısa savunurken, arkada ribaundları armut toplar gibi toplayan bir Nemanja Bjelica olmamasıydı. Ribaund almakta zorlansa bile bu beş, oyunun kontrolünü almayı başardı. Datome ve Vesely’nin uzunca bir süre kenarda beklemesi son çeyrekte anlam kazanmıştı. Yukarıda bahsettiğim savunmayı yapabilmek için bu iki oyuncunun, özellikle de Vesely’nin, mutlaka sahada olması gerekiyordu. Tüm dördüncü periyot sahada kalacaklarını düşünerek, onlara ekstra bir dinlenme şansı yaratmak istedi Obradovic, planı da kusursuz işledi.

Hücum tarafında da bazı değişiklikler vardı. Bogdan Bogdanovic, koçundan aldığı güvenle ısrarla sorumluluk almaya başladı. İlk yarıda ters eşleşme yakalayan kısalar topu durdurup ritimsiz hücum etmişlerdi. Bogdanovic, ikinci yarı boyunca karşısında uzun oyuncu gördüğü her pozisyonda erken atak etti ve rakip savunma dengesini bulamadan çembere yöneldi. Attığı turnikeler, üçlükler ve serbest atış çizgisinden bulduğu sayılarla büyüdükçe büyüyen Bogdan, Fenerbahçe'yi maça ortak etti. Son çeyrekte en büyük yardımcıları da Jan Vesely ile çok kritik hücumlarda hayati basketler atan Luigi Datome idi.

Ne var ki bu gece, biraz tersliklerin gecesiydi.
İlk çeyrekte Ekpe Udoh'un iki faul alması,
Kenardan gelen oyuncuların maça girememesi,
Delaney devre dışı olmasına rağmen Claver başta diğer Kubanlıların inanılmaz yüzdeyle üçlük atması,
Datome'nin devre olmadan üç faule ulaşması,
Euroleague'in iyi serbest atış atan takımlarından biri olmamıza rağmen çizgide zorlanmamız
Hakemlerin saçma sapan yönetimi, çaldıkları kolay fauller,
Bir sürü şey üst üste geldi. Belki de bir iç saha maçında olmasını istemeyeceğiniz şeylerin %80'i başına geldi bu karşılaşmada Fenerbahçe'nin. Ancak en yıkıcısı, 6 sayı öne geçtiğimiz sırada maçın yıldızı Bogdan Bogdanovic'in Broekhoff'un üç sayılık atışı esnasında faul yaparak oyun dışı kalmasıydı. Hem de o şut isabetli de oldu ve 4 sayılık oyuna dönüştü. Fenerbahçe, kalan bir dakika otuz yedi saniyeyi, saha içi lideri Bogdanovic olmadan oynamak zorundaydı. Ve fark sadece ikiydi. Hemen bu dört sayılık oyunun ardından Fenerbahçe çember altında topu Vesely'e indirirken faul yapıldı. Jan Vesely ilk atışını sayıya çevirdi, ikincisi kaçtı. Ancak ribaund için koşarak gelen sahanın en kısa ama yüreği en büyük oyuncusu Bobby Dixon, topu Datome'ye kazandırmayı başardı ve bu sekanstan 3 sayıyla çıkıp skoru 79-74'e getirdik. Sonraki hücumda Kuban eli boş dönse maç bitecekti. Ama dedim ya, tersliklerin gecesiydi işte. Maç boyu harika savunulan ve çok yıpranan Malcolm Delaney, mucizevi bir üçlük göndererek farkı bir kez daha iki sayıya indirdi. Devamındaki hücumda yine Vesely'nin sırtı dönük hücumuna başvurdu Fenerbahçe, Ancak ilk yarıdaki statik hücumdan eser yoktu, top içeri girdi, dışarı çıktı, Sloukas tekrar penetre etti ve boş pozisyondaki Vesely'e turnikeyi attırdı. Devamında Delaney'nin serbest atışları farkı ikiye indirse de, kalan 25 saniyede taktik faul yapmak durumunda kaldı Kuban. Çizgiye gelen Bobby Dixon hata yapmayınca Fenerbahçe çok zor ve önemli bir maçtan galibiyetle ayrıldı. 

Fenerbahçe'de dört oyuncu çift haneli sayılara ulaşırken, Bogdan Bogdanovic 18 sayıyla takımın en skorer ismi oldu. Jan Vesely 17, Luigi Datome 16, Bobby Dixon da 13 sayı üretti. Konuk ekip Lokomotiv Kuban'da ise Victor Claver attığı 21 sayıyla maçın en skorer oyuncusu oldu. Geçtiğimiz iki haftanın yıldızı Malcolm Delaney 9 saha içi denemesinde sadece 2 isabet bulabilirken 12 sayıda kaldı. Draper ve Singleton, Kuban adına 10'ar sayı üretti.

Euroleague'in dördüncü haftasında Fenerbahçe, Darüşşafaka Doğuş deplasmanına giderken, Lokomotiv Kuban da evinde -bu haftanın kaybedenlerinden- Panathinaikos'u ağırlayacak.


18 Ağustos 2015 Salı

Şampiyonluk Hikayesi: 03-04 Pistons

2003-2004 sezonunda, NBA tarihinin en unutulmaz sürprizlerinden birine şahit olmuştuk. Takım oyununun, sert savunmanın, fedakarlık ve paylaşımın güzel örneklerini sergileyen özel bir Detroit Pistons takımı izlemiştik. Bu yazıda, o takımın zafere giden iniş çıkışlarla dolu yolunun bir özetini bulacaksınız.

Öncelikle bu takımın nasıl bir araya geldiğiyle başlayalım. 2001-2002 sezonunda Pistons, Jerry Stackhouse, Cliff Robinson ve Ben Wallace'ın etrafına yapılmış bir kadroyla normal sezonda 50 galibiyete ulaştı ve doğu konferansını ikinci sırada bitirdi. Konferans yarı finalinde Boston Celtics'e 4-1 elendikten sonra, yeni bir yapılanmaya gitme kararı alındı. Chauncey Billups, Richard Hamilton, TayShaun Prince, Mehmet Okur gibi takviyelerle daha yüksek bir başarı beklentisine girilmişti. 2002-2003 sezonunu doğu birincisi olarak bitirmelerine rağmen, konferans finalinde maç dahi kazanamadan elenmiş ve bir kez daha hayal kırıklığına uğramışlardı.

2003-2004 yılındaki Pistons'ın çekirdeği de işte o yıllarda oluşturulmuştu. Genel menajer Joe Dumars, Ben Wallace'ın etrafına bu genç oyuncuları ekleyerek büyük hedefe gidebileceğini düşünüyordu. Ancak kafasında bir koç değişikliği vardı. Başarılı olmasına rağmen Rick Carlisle ile yollar ayrıldı ve takımın başına tecrübeli koç Larry Brown getirildi. Brown, daha önce Allen Iverson liderliğindeki Philadelphia 76ers ile NBA Finali yaşamış, ancak Los Angeles Lakers'a -ilk maçı deplasmanda kazandıktan sonra- 4-1 ile boyun eğmişti. Şimdi onu yeni bir sınav bekliyordu. Hedefi, bu kez "yıldızı olmayan" bir takımla final görmekti.

Oyunculardan da biraz bahsedelim. Detroit Pistons'ın ana çekirdeği, Chauncey Billups, Richard Hamilton, TayShaun Prince ve Ben Wallace'dan oluşuyordu. Billups, takımın saha içi lideriydi. Yetenekli bir point guard olmasına rağmen kariyerinin ilk döneminde çok takım dolaşmış, bir türlü dikiş tutturamamıştı. Önemli hedefleri olan bir takımda kilit bir rol üstlenmiş ve kendisine sonunda bir yuva bulmuş gibiydi.

Richard Hamilton, Connecticut'ta 3 başarılı kolej yılı geçirdikten sonra 1999 NBA Draftı'nda Washington Wizards tarafından 7. sırada seçilmişti. Çaylak sezonunda Mitch Richmond'ın yedekliğini yapan Hamilton, sonraki yıllarda skor atabileceğini göstermiş ancak -Michael Jordan'la takım arkadaşı olmasına rağmen- Wizards çok kötü bir takım olduğundan fazla dikkat çekmemişti. Jerry Stackhouse'u Washington'a gönderen 6 oyunculu bir takasın parçası olarak Detroit'e giden Hamilton, artık kazanan bir takımda kendisini gösterip, pozisyonunun en iyilerinden biri olduğunu kanıtlamak peşindeydi.

Genç TayShaun Prince, alışılmadık fiziğiyle dikkat çekiyordu. Uzun boyu, eğilmeden diz kapağına dokunabilecek kadar uzun kolları ve çabuk ayaklarıyla çok önemli bir savunmacıydı. Ancak sadece savunmacı değil, iyi bir oyuncu da olduğunu henüz gösterebilmiş değildi.

Ben Wallace ise bu takımın ruhani lideri, kalbiydi. Takımın etrafına kurulduğu oyuncuydu. Çok kısıtlı hücum yeteneklerine rağmen aşırı mücadeleci, müthiş savunmacı, ribaundçu ve yürekli bir pivottu. Yıllardır Pistons forması giyiyordu ve taraftarın en sevdiği oyuncu da oydu. Aslında bu ekibin başarı hikayesi de Ben Wallace'la başlıyordu. Joe Dumars, Pistons'ın tıpkı Ben Wallace gibi sert savunma yapan, mücadeleci, paylaşımcı, fedakar bir takım olmasını istiyordu. Dumars, onun hakkında şunları söyler: "Ben Wallace, buranın temelidir. Bu ev, o olmadan inşa edilemez."

Kenarda daha önce Yılın Altıncı Adamı Ödülü'nü kazanmış Corliss Williamson, Mehmet Okur gibi oyuncular vardı. Bu genç takıma soyunma odasında yardım edebilecek Lindsay Hunter, Elden Campbell, Darvin Ham gibi veteranlar da katılmıştı. Bu oyuncuların hiçbiri büyük yıldızlar değildi. Hiçbiri All Star olmamış, kendilerinden takım sürükleyicisi olması istenmemişti. Hepsinin kanıtlayacak bir şeyleri vardı.

Sezon Başlangıcı


Larry Brown, sezonun ilk antrenmanında yaptığı konuşmada binayı oluşturacak ilk taşı koyacaktı: "Bizim tek hedefimiz var, o da şampiyonluk kazanmak. Ve bu hedefe ulaşacaksak, buna bugün başlayacağız." Detroit Pistons, geçen sezonlarda başarısız sayılmazdı. Öte yandan yeni bir koç ve çok sayıda yeni oyuncuyla sezona girmek bir geçiş dönemini de zorunlu kılıyordu. O geçiş dönemi de sezon içinde yaşanmak zorundaydı.

Kafasındaki planı takımına benimsetmek için çok sıkı çalışan Larry Brown, sezonun ilk maçı öncesi taktik tahtasına, daha önce oyuncularına söylediği mottoyu da yazdı: "Sert oynayın. Akıllı oynayın. Birlikte oynayın. Dediklerimi yaparsanız, en çok siz keyif alacaksınız."


Büyük umutlarla girilse de sezonun ilk iki ayı işler pek istenildiği gibi gitmedi. Detroit Pistons, bu dönemde oynadığı 29 maçın sadece 16'sını kazanabildi. Uyum, geçiş süreci bir tarafa, takımda eksik bir şeyler vardı. Larry Brown oyunculara, oyuncular da Brown'ın sistemine alışmaya başladıkça taşlar yerine oturmaya başladı. Topu, saha içindeki sorumlulukları ve spot ışığını paylaşmaya başladıkça takım kimyası da güçlendi. Zorlu geçen iki ayın ardından gelen 13 maçlık galibiyet serisi, hem takımın hem de lig genelinin Detroit'in şampiyonluk adaylarından biri olabileceği konusunda düşünmeye başlamasını sağladı. Bu 13 maçlık seri, Pistons tarihinin art arda en çok maç kazanma rekorunu da egale etmek anlamına geliyordu. Bu rekoru elinde tutan takım, 14 yıl önce şampiyonluğa ulaşan "Bad Boys" idi. Sert savunmayla özdeşleşen ve 13 maçlık rekoru egale eden bu takım, o günlerde takımın genel menajerliğini yapan Joe Dumars'ın da parçası olduğu '89 Pistons'ına benzetilmeye başlamıştı.

Soru İşaretleri Ve Rasheed Wallace Takası


Ancak şubat ayına gelindiğinde, işlerin yoluna girmeye başladığı Detroit'in üzerinde tekrar kara bulutlar belirdi. Galibiyetler, yerini mağlubiyetlere, hatta mağlubiyet serilerine bıraktı. Şubatta gelen altı maçlık mağlubiyet serisi, hala bir şeylerin eksik olduğunu kanıtlar nitelikteydi. O eksiği gidermek adına Joe Dumars, takasın son günü olan 19 Şubat 2004'te önemli bir hamle yaptı. Portland Trail Blazers'tan Atlanta'ya takas edilen ve Hawks formasıyla sadece 1 maça çıkan All Star oyuncu Rasheed Wallace, üç takımlı bir takasla Detroit Pistons'a katıldı. Dumars, çok az kullanılan bench oyuncuları Zeljko Rebreca, Bob, Sura, Lindsay Hunter ve iki draft hakkını kullanarak, takımın uzun skorer sorununu çözebilecek bir All Star almıştı. Celtics'ten point guard Mike James de Detroit'in yolunu tutarken, sonraki günlerde Celtics tarafından serbest bırakılacak Lindsay Hunter da tekrar Pistons'a katılacaktı. 

Rasheed Wallace'ın takıma katılması, sadece skor yapabilen bir 4 numara almak demek değildi. Aynı zamanda takımın savunma kimliğine uyum sağlayabilecek, Ben Wallace ile birbirini tamamlayan bir 4 numara almışlardı. Disiplinsizliğiyle sıkça eleştirilere maruz kalan 'Sheed, Detroit soyunma odasındaki ciddiyet ve iş ahlakına ayak uydurmaya hevesliydi. Bu takım, sert, iş ahlakı yüksek, iyi profesyonellerden oluşuyordu ancak birçoğu -Prince kadar içine kapanık olmasa da- sessiz sayılabilecek karakterlerdi. Bu "askerlerin" arasına Rasheed gibi deli dolu bir adamı koymak faydalı bile olmuştu. Hakemler, rakip oyuncular, hatta medya karşısında ağzına geleni söyleyebilen -mecazi anlamda değil, harbiden söylerdi- bir adam, tüm takımın sesi haline gelebilirdi.

Rasheed Wallace, 2 hafta gibi kısa bir sürenin ardından uyum sorununu aşmış gözüküyordu. Savunma kimliğinden ödün vermeden ekstra bir skor opsiyonuna sahip olmak işlerini hayli kolaylaştırmıştı. 'Sheed'in savunmadaki performansı birçoklarını da şaşırttı. Hatta takım arkadaşı Lindsay Hunter, sezon bittikten sonra onun hakkında "Biz bile buraya gelene kadar Rasheed'in bu denli iyi bir savunmacı olduğunu bilmiyorduk." diyerek takım içinde de aynı şaşkınlığın yaşandığını ifade etmişti. Bu kez bütün eksikler tamamlanmıştı, hedefe odaklanma zamanıydı.

Detroit Pistons kısa sürede üst seviye takımlarla rekabet edebilecek düzeye gelmişti. Rasheed'in gelişinden sonra yakalanan 8 maçlık galibiyet serisi güzel günlerin habercisi gibiydi. Pistons, bu 8 maçın içinde üst üste 5 maçta rakiplerini 70 sayının altında tutarak hala bırakın kırılmayı, yanına dahi yaklaşılamayan bir rekora imza atmıştı. Normal sezonda oynadıkları son 24 maçın 20'sini kazanarak bir kez daha 50 galibiyetin üzerine çıktılar ve doğu konferansını Indiana Pacers ve New Jersey Nets'in arkasında 3. sırada tamamladılar. (Aslında Nets'ten daha fazla galibiyet almışlardı ancak Nets kendi grubunu lider bitirdiği, Detroit ise Pacers'ın arkasında kaldığı için sıralamada Nets yukarıda yer almıştı)

Playoff İlk Tur: Milwaukee Bucks Serisi

Detroit Pistons'ın ilk turdaki rakibi, Michael Redd, Desmond Mason, Joe Smith, Toni Kukoc gibi oyuncuları olan Milwaukee Bucks'tı. Pistons serinin favorisiydi. 14 top çaldığı ilk maçı çok rahat kazanan Detroit, beklentileri karşıladı. İlk yumruğu çok sert vurdular ve Milwaukee'nin yerden kalkmasına hiç izin vermeyerek 26 sayılık bir galibiyet aldılar. Bu, hem Bucks'a hem de gelecekte kendilerini bekleyen rakiplerine önemli bir mesajdı.

Serinin ikinci maçının hikayesi de mesajı da bambaşkaydı. Michael Redd'in müthiş oyunu bir kenara, Pistons kendi hatalarıyla rakibinin işini kolaylaştırmıştı. Redd'in 4/7 üçlük ile 26, Toni Kukoc'un 7/8 isabetle attığı 15 sayı, Milwaukee'ye ikinci maçta galibiyeti getirmişti. Kaybedilen ikinci maç, playofflarda konsantrasyon eksikliğine ve rakip küçümsemeye asla yer olmadığını göstermişti. Bu kez mesajı alması gereken Detroit'ti. 

Şanslılardı ki bu mesaj, playoffların hemen başında verilmişti. Mesajı alan Pistons, Milwaukee'ye tam konsantrasyonla gitti. Önce üçüncü maçı kazanarak saha avantajını geri aldılar, daha sonra da yine deplasmandaki dördüncü maçı kazanarak masaya yumruklarını vurup, işi bitirmek için evlerine döndüler. Kriz, büyümeden atlatılmıştı. Beşinci maçta Bucks'ın oyuna hiç dahil olmasına izin vermeden seriyi bitirdiler. Ancak aldıkları ders, akıllarından hiç çıkmayacaktı: "Bizi zorladılar. Ve biz de çok iyi cevap verdik. O seride takım olarak büyüdük, bir adım ileri attık." - Lindsay Hunter

Konferans Yarı Finali: İNTİKAM  


Bu seride yaşananlara geçmeden önce, o dönem doğu konferansından neler yaşandığını kısaca bir özet geçelim. New Jersey Nets, Jason Kidd önderliğinde mütevazi kadrosuna rağmen fastbreak merkezli bir oyunla doğunun tozunu atmaktaydı. Üst üste iki kez doğu şampiyonu olan Nets, önce üst üste üçüncü şampiyonluğunu kazanan Lakers'a süpürülmüş, bir sonraki yıl da Duncan'lı San Antonio Spurs'e boyun eğmiş ve iki final tecrübesinden de hayal kırıklığıyla ayrılmıştı. Ancak asıl önemli kısmı, 2003 Doğu Konferansı Finali'nde Detroit Pistons'ı süpürmüşlerdi.

2004 playofflarında Pistons, bir önceki sezonun intikamını almak için konferans yarı finalinde bir fırsat yakalamıştı. Başta Ben Wallace olmak üzere birçok oyuncu uzun süredir bu eşleşmenin hayalini kuruyordu. Seriyi kendi sahasında açan Pistons, kararlılığını ilk maçtan gösterecekti. New Jersey Nets'i ilk maçta sadece 56 sayıda tutarak kimsenin beklemediği kadar farklı bir galibiyet aldılar. Bir önceki turda Bucks'ın kendilerine yaşattığı şeyi untmamışlardı. İkinci maçın ilk yarısında zorlansalar da kazanmayı bildiler ve saha avantajını korudular.İkinci yarının skoru "61-34" Pistons lehineydi. Yine domine etmeyi başarmışlardı.

Seri, New Jersey'e Detroit'in aldığı iki farklı galibiyetle taşınıyordu. Ama Nets'in boyun eğmeye niyeti yoktu. Sırtı duvara dayandığında paniklemek yerine daha güvenle oynayan bir Nets takımı vardı karşılarında. New Jersey'deki iki maç, Nets'in domine ettiği ve farklı kazandığı maçlardı. Pistons, deplasmanda Nets'e cevap verememiş ve bir kez daha baskıyı hissetmeye başlamıştı. Beşinci maça gidilirken, saha avantajının hala Pistons'ta olması taraftarına güven veriyordu. Palace Of Auburn Hills tıklım tıklım doluydu ve NBA tarihinin en destansı maçlarından birine ev sahipliği yapmak üzereydi.  

BEŞİNCİ MAÇ: BİTMEYEN HEYECAN

Bu serinin ilk dört maçı, ev sahibi takımların çift haneli farklarla galip gelmesiyle sonuçlanmıştı. Bu trend, beşinci maçta son bulacaktı. Son çeyreğe Detroit üstünlüğüyle girilir ancak maçın sonunda Nets yakaladığı seriyle 3 sayılık bir üstünlük sağlar. Son saniyelere girilirken, Pistons'a bir mucize gerekmektedir. Chauncey Billups, cebinden uzun yıllar unutulmayacak mucizevi bir üçlük çıkarır ve maçı uzatmaya taşır.



Drama devam eder. Birinci ve ikinci uzatmada da eşitlik bozulmaz. Detroit Pistons, 3. uzatma oynanırken ilk beşinden 3 oyuncuyu 6 faul nedeniyle kaybetmiştir. New Jersey Nets cephesinde ise Kenyon Martin aynı sebeple oyun dışı kalmıştır. Ancak Martin'in yokluğunda Nets, kenardan çok sürpriz bir katkı alır. Sezon boyu rotasyonun en dibinde yer alan Brian Scalabrine, attığı kritik üçlüklerle takımına çok ekstra bir katkı getirmişti. 3. uzatma periyodunun sonlarında fişi çeken üçlüğü de yine Scalabrine atacaktı. Detroit Pistons tarihinin en yıkıcı mağlubiyetlerinden biri o beşinci maçtı. Şimdi son iki yılın doğu şampiyonunu, bir önceki yıl kendilerini süpüren takımı, deplasmanda yenmek zorundaydılar. O mağlubiyetin yıkıcılığını Joe Dumars şöyle anlatıyor: "Hayatım boyunca bu kadar moralimi bozan sadece bir maç yaşadım. O da Isiah'nın 1987 playofflarında kenardan topu oyuna sokarken Bird'in topu çaldığı ve kaybettiğimiz karşılaşmaydı. O da bir beşinci maçtı. Bir sonraki gün teknik ekiple görüştüğümde, 'Takım için belirleyici an bu olabilir. Çünkü ya kaybedeceğiz ve şampiyonluk adayı olduğumuzu söylemeye devam edeceğiz ya da geri dönüp yolumuza devam edeceğiz' dedim."

Yukarıdaki sözlerden anlayacağınız gibi Joe Dumars, Nets'e elenmeleri halinde bu takımı dağıtmayı ve yeni bir yapı kurmayı kafasına koymuştu. Birbiriyle oynamaktan gerçekten zevk alan bu takımın bir arada kalmak için tek şansı kazanmaktı. Bu, hem bir motivasyon hem de baskı unsuruydu. Sanki daha fazla baskıya ihtiyaçları varmış gibi...

Tahmin edebileceğiniz gibi altıncı maça tedirgin giren Detroit Pistons, güvenle ve hızlı giren de New Jerrsey Nets'ti. Maça 13-2'lik bir seriyle başlayan Nets, Pistons'ı evine gönderecek ve sonsuza dek dağıtacak gibiydi. Ancak bu Pistons takımı çok karakterli bir takımdı. Savaşmadan ölmeye de niyetleri yoktu. Tüm sezon yaptıkları gibi sert savunmalarına sırtlarını dayadılar ve maçın içine girmeyi başardılar. Başa baş giden heyecan dolu maçın sonlarında sahneye Richard Hamilton çıkacaktı. Attığı kritik basketlerle takımına galibiyeti getiren Rip, seriyi de yedinci maça taşımıştı.

Tarihin en moral bozucu mağlubiyetinin ardından birçok takım inancını yitirip tatil planları yapmaya başlayabilirdi. Ama bu Pistons, özel bir gruptu. Ayağa kalkmayı başardıktan sonra evlerinde oynayacakları yedinci maçı kaybetmeye hiç niyetleri yoktu, öyle de oldu. Maçın başından sonuna kadar her pozisyonda mücadele konusunda rakibine üstünlük sağlayan, her pozisyonu daha fazla isteyen Detroit Pistons, New Jersey Nets'in doğudaki hanedanlığına son verdi. Hayal ettikleri kadar dominant bir intikam değildi, ama görev tamamlanmıştı. Elbette devamında işleri kolaylaşmayacaktı.

Doğu Finali: SAVAŞ


Doğu Konferansı Finali'nde rakip, Pistons'ın eski koçu Rick Carlisle'ın başında bulunduğu Indiana Pacers'tı. Pacers, o sezon tüm ligi birinci bitirmiş ve playofflar boyunca ev sahibi avantajını almıştı. Jamaal Tinsley, Reggie Miller, Ron Artest, Jermaine O'Neal, Jeff Foster'dan oluşan ilk beşi ve kenardan gelen Al Harrington, Austin Croshere, Anthony Johnson, Jonathan Bender gibi oyuncularıyla hem iyi savunması hem de hücumuyla dikkat çeken bir takımdı. 

Bu serideki sertlik seviyesini, izlememiş bir kişiye benimsetmek için hangi benzetmeyi kullanırdınız? Bu yazıyı yazarken en çok kafa patlattığım yer burasıydı. Bu seri, bir savaştı. Ama silahla, süngüyle, bıçakla yapılan değil, düşmanınızı ellerinizle, kafasını ezerek öldürmek zorunda olduğunuz bir savaş... "Sert doğu konferansı basketbolu" denen şey bir insan olsaydı, "OĞLUMM!!" diyerek bu seriye sarılır, gururla bağrına basardı. 

Serinin ilk maçı, adına yakışır şekilde kafa kafaya gidiyordu. Maçın bitimine 1 dakika 40 saniye kala 74-72 Pistons üstünlüğü vardı. Ama Pacers'ta da bu tip anlar için yaşayan bir yıldız mevcuttu. Bitime 31 saniye kala Reggie Miller'ın perdeden çıkıp attığı üçlük, skor avantajını ve galibiyeti ev sahibi takıma getirecekti. ( https://youtu.be/KYvtbn8eFiA?t=10m39s )

Sert geçen seriyi daha da sertleştiren, Rasheed Wallace'ın birinci maçın ardından verdiği demeçti. İlk maçı kazanmayı hak ettiklerini düşünen 'Sheed, "Bu söyleyeceklerimi ilk sayfaya, orta sayfaya, arka sayfaya, manşete, başlığa nereye koyarsanız koyun: 'İkinci maçı biz kazanacağız' "sözleriyle gündemi belirlemişti. Büyük ihtimalle bütün takım aynı hissi paylaşıyordu. Ancak hiçbirinin karakterinde bunu medyaya bu kadar rahat söylemek yoktu. Rasheed, bütün takımın sesi olmuştu.

Wallace'ın sözleri, yanan ateşe dökülen benzin etkisi yapmıştı. İkinci maçtan itibaren mücadele ve sertlik seviyesi efsanevi boyutlara ulaşacaktı. İkinci maçta toplam 26 blok yapılırken, bunların 19'u Pistons hanesindeydi. Maçın hikayesi, ilk maça oldukça benziyordu. Pistons'ın son çeyrekte sahip olduğu skor avantajı, Pacers'ın maçın sonlarına doğru bulduğu bir seriyle erimiş ve son 30 saniyeye 69-67 Pistons üstünlüğüyle girilmişti. Detroit hücumu duvara toslamış, Chauncey Billups kendi yarı sahasında topu aldığında yalnızca 4 saniyelik hücum süresi kalmıştı. Billups, karşısındaki Tinsley'i geçmeye çalıştı. Ancak çok dengesizdi ve topuna müdahale edilmesine engel olamadı. Top, Jeff Foster'ın kucağına gelmişti. Foster hemen topu point guard'ı Tinsley'e, o da en önde koşan Reggie Miller'a verdi. Maçın kaderi bir kez daha Miller'ın elindeydi ve skoru eşitlemek için bomboş bir turnike bırakması yeterliydi. İşte tam bu sırada yarı sahadan deparla gelen TayShaun Prince, NBA tarihinin en inanılmaz bloklarından birini yapmak üzereydi.



Bu blok, Detroit Pistons'ın nasıl bir takım olduğunu özetler adeta. 48 dakika boyunca savaşan, asla pes etmeyen ve fedakarlıktan kaçmayan bir takım... Prince'in, maçın 48'inci dakikasında, imkansız gibi görünen bir bloku yapmak için gösterdiği efor ve fedakarlık, bu takımın üzerine kurulduğu prensiplerin vücut bulmuş hali gibiydi. Pistons, Prince'inin yaptığı blokla ikinci maçı kazandı ve ev sahibi avantajını ele geçirdi.

Detroit'teki tüm oyuncuların kanıtlamaya çalıştığı bir şeyler vardı. Ancak Richard Hamilton için bu seri biraz daha önem arz ediyordu. Çünkü, -onun kadar iyi bir üç sayı atıcısı olmasa da- topsuz hareket konusundaki kabiliyeti ve perdelerden çıkıp attığı şutlarla Reggie Miller'a benzetiliyordu. Miller, kariyerinin sonuna gelmişti ve Hamilton ona karşı rüştünü ispatlamak istiyordu. Savunma festivali şeklinde geçen seride, takımı adına azıcık bile olsa skoru yukarı taşıyacak bir oyuncu, büyük fark yaratabilirdi. Rip Hamilton da bunu yapacaktı. Serinin üçüncü maçında ürettiği 20 sayının yanı sıra yaptığı 5 asist ve Reggie Miller üzerindeki etkili savunması, Pistons'a 2-1'lik üstünlüğü getirecekti. Hamilton dışında Ben Wallace da eşleştiği Jeff foster'ı denize dökmekteydi. Ayrıca Foster hücumda çok sınırlı bir tehdit olduğundan, Ben Wallace savunmada çok rahat yardıma gidebiliyordu. Rick Carlisle, bu durumu değiştirmek için sürpriz bir hamle yapacaktı.

Serinin dördüncü maçı başlarken, Pacers'ın ilk beşini görenler şaşkındı. Rick Carlisle, savunmadan ödün vermek pahasına Jeff Foster'ın yerine üç sayı şutörlüğüyle bilinen Austin Croshere'ı ilk beşe almış, Jermaine O'Neal'ı da pivot pozisyonuna kaydırmıştı. Ben Wallace, Jermaine O'Neal ile eşleştiği için büyük oranda onunla meşgul olacaktı. Rasheed Wallace da Austin Croshere'ı bırakıp gönül rahatlığıyla yardıma gidemeyecekti. Bu değişiklik, Detroit'in dengesini bozacaktı. Maç başladığında, Indiana Pacers hücumda hiç olmadığı kadar rahattı. Detroit Pistons gibi bir savunma takımına ilk çeyrekte tam 29 sayı atacak ve 12 sayılık bir fark yaratacaklardı. İlk çeyrekte oluşan bu fark, maç boyu devam etti. Rick Carlisle'ın planı işe yaramıştı. Pacers, bu seride oynadığı en iyi basketbolu sergilemiş hem de rakibini deplasmanda 68 sayıda tutarak kazanmıştı. Attıkları 83 sayı adeta pastanın üzerindeki krema gibiydi.

Larry Brown, Carlisle'dan böyle bir hamle beklemiyordu, hazırlıksız yakalanmıştı. Beşinci maç öncesi kendine göre karşı hamleler hazırlayacaktı. Bu da Pacers'ın savunmada zaafiyeti olan Reggie Miller ve Austin Croshere'ın üzerine atak etmekti. Bu kez planı işleyen ve maçı baştan sona farklı şekilde önde götüren Pistons olacaktı. Richard Hamilton'ın 33, Rasheed Wallace'ın 22 sayıyla yıldızlaştığı maçı Detroit 83-65 kazanarak, NBA Finali'ne adını yazdırmak için evine dönüyordu.

Altıncı maç öncesi Detroit cephesinde öz güven yüksekti. Palace Of auburn Hills'da çok yüksek bir atmosfer vardı. Ancak maça çok iyi giren Pacers, havayı bozmayı başaracaktı. Pistons hücumu duvara çarparken Indiana daha ilk çeyrekten çift haneli bir fark yakalamayı başarmıştı. Larry Brown, her molasında ısrarla savunmaya dikkat çekiyordu. "Eğer geri döneceksek, bunu savunmamızla yapacağız." Koçun telkinleri işe yaramış olacak ki Pistons, canını yakan Jermaine O'Neal ve Ron Artest'i durdurmaya başladı. Kemik seslerinin geldiği ikinci çeyrekte takımlar toplamda sadece 26 sayı üretebildi. Soyunma odasına 6 sayılık Indiana üstünlüğüyle gidiliyordu ancak Detroit maçın içine girmeyi başarmıştı. Üçüncü çeyrekte de aynı sertlik ve aynı denge devam ediyordu. Son çeyreğe Pacers 4 sayılık üstünlükle giriyordu. Artık her top için can alınıp can verilen zamanlara gelinmişti. Maç boyu yalnızca 2 saha içi isabeti bulabilen Reggie Miller'ın aksine, Richard Hamilton göreve hazırdı. Bir kez daha takımının çaresizce ihtiyaç duyduğu skoru üretmeye başlayan Hamilton, Ben ve Rasheed Wallace'ın da devreye girmesiyle Detroit'i öne taşımayı başardı. Son çeyrekteki etkili oyunuyla maçı 69-65 Pistons kazandı. Bu maçta farkı yaratan en önemli unsur, hücum ribaundlarıydı. Karşılaşma boyunca konuk Pacers rakip potaya 66 şut atarken, Detroit cephesinde bu sayı tam 82 idi. Gelecekte bu iki takımın aktörleri olduğu büyük kavgaya sebebiyet veren husumetin tohumları da bu seride atılmıştı. Seriyi altıncı maçta bitiren Detroit Pistons, tam 14 yıl sonra bir kez daha NBA Finalleri'ne gitmeye hak kazanmıştı. Şampiyonluğa sadece 4 galibiyet uzaklıktaydılar.



Batı Konferansı

O dönem, batı konferansını domine eden takımlar Lakers ve Spurs'tü. 1999-2002 yılları arası art arda üç şampiyonluk kazanan Lakers, 2003'te Spurs'e boyun eğmişti. Kobe Bryant ve Shaquille O'Neal gibi iki süper yıldızı kadrosunda bulunduran Lakers, Gary Payton, Karl Malone gibi şampiyonluğa ulaşamamış veteranları kadrosuna katarak bir kez daha şampiyonluğun en önemli adayı olarak sezona girmişti. 

Batı konferansında tıpkı bugün olduğu gibi o zaman da doğuya göre çok daha iyi takımlar vardı. Kimler yoktu ki: Garnett'li Minnesota Timberwolves, Kobe-Shaq'li Los Angeles Lakers, Duncan-Parker-Ginobili'li San Antonio Spurs, Webber-Peja-Bibby-Divac'lı Sacramento Kings, Nowitzki-Nash'li Dallas Mavericks, Pau Gasol liderliğinde ilk kez 50 galibiyete ulaşan Memphis Grizzlies, Yao Ming-Steve Francis'li Houston Rockets, Carmelo'lu Denver Nuggets.. Hatta o sezon %50 galibiyet yüzdesinin üzerinde olan Utah Jazz ve Portland Trail Blazers da playoffların dışında kalmıştı. 

Los Angeles Lakers, normal sezonu ikinci sırada bitirse de ilk turda Houston'ı 4-1, konferans yarı finalinde Spurs'ü 4-2 (Fisher'ın 0,4 kala attığı mucizevi basket bu seride gelmişti), konferans finalinde de Minnesota Timberwolves'u yine 4-2 ile geçerek NBA Finali'ne emin adımlarla ulaşmayı başardı.

Final öncesi tüm dünyada Los Angeles Lakers'ın çok rahat şampiyon olacağı yönünde bir beklenti vardı. Aslında bu beklenti haksız sayılmazdı. NBA tarihinin gelmiş geçmiş en iyi 10 oyuncusundan 2'sine sahip bir ekip, "yıldızı olmayan" bir takımla karşılaşacaktı. Gazetelerde, televizyonlarda Pistons'ın süpürülme ihtimalinin, maç kazanma ihtimalinden daha yüksek olduğu bile iddia ediliyordu. David vs Goliath benzetmesi bu eşleşme için gayet yerindeydi.

Serinin ilk maçı Staples Center'daydı. Kaybedecek bir şey olmayan Pistons, maça iyi başlayan taraftı. Takımın saha içi lideri Chauncey Billups, hem takımını yönetiyor hem de skor liderliğini üstleniyordu. Detroit'in takım oyununa karşılık Lakers cephesinde Shaq ve Kobe dışında cevap yoktu. Oyun tamamen bu iki ismin üzerine kalmıştı. İlk yarı 1 sayılık Lakers üstünlüğüyle geçildi. "Lakers ikinci yarı vidaları sıkıp kazanır" diye düşündü herkes. Öyle olmadı... Geçen her saniye Pistons biraz
daha güvenle oynamaya, Lakers'ın üzerine gitmeye başlamıştı. Ligin en durdurulamaz ikilisi, Detroit savunması karşısında zorlanıyor ve destek bulamıyordu. İkinci yarı Los Angeles Lakers'ı 34 sayıda tutmayı başaran Pistons, Chauncey Billups ve Rasheed Wallace'ın son çeyrekteki iyi oyunuyla ilk maçı 87-75 kazanarak tüm dünyaya mesajını veriyordu. Lakers'ın attığı 75 sayının 59'una imza atan Kobe (25) ve Shaq (34) yeterli olmamıştı.

Ancak mesaj alınmışa benzemiyordu. Dillerde Larry Brown'ın koçluğunu yaptığı Allen Iverson'lı 76ers'ın da ilk maçı kazanıp daha sonra parçalandığı hikaye vardı. Yine herkes "Lakers ilk maçı ciddiye almadı. Bundan sonra maç kaybetmezler" diyordu.

İkinci maça çok daha iyi  odaklandığı belli olan Lakers, istekli haline rağmen Detroit Pistons'ı sarsamıyordu. Üçüncü bir skorer arayan Phil Jackson, kenardan çaylak Luke Walton'ı sahaya sürmeye karar verdi. O ana kadar maç dengede gidiyordu. Kaybedecek hiçbir şeyi olmayan Walton, ilk fırsatta üçlüğünü gönderdi. Ancak farkı yaratan, Walton'ın pas yeteneğiydi. Savunmanın ilgisinin diğer yıldızlarda olmasından faydalanan Walton, takım arkadaşlarına yarattığı pozisyonlarla takımını ateşledi. Staples Center ilk kez coşkuyla ayağa kalkmışken fark da çift hanelere çıkmıştı. Daha önce de söylediğim gibi: Bu Pistons takımı çok karakterli bir takımdı ve savaşmadan ölmeye niyetleri yoktu. Son çeyrekte 12 sayılık farkı eritmeyi ve bitime 1 dakika kala öne geçmeyi başardılar. Geri dönüşün kahramanları Chauncey Billups ve Rip Hamilton'dı. Son 10 saniyeye girilirken, underdog Pistons'ın 89-86 üstünlüğü vardı. Yapmaları gereken bir iyi savunma kalmıştı. Sonra 2-0 üstünlük ile eve döneceklerdi. Topun gideceği oyuncu belliydi. Kobe Bryant, Richard Hamilton'ın üzerinden attığı üçlükle maçı uzatmaya taşıdı.



Bu basket, bütün momentumu Lakers tarafına geçirmişti. Demoralize olan Pistons, uzatmada sahadan silinecekti. 10-1 Lakers üstünlüğüyle geçecek uzatma periyodunun ardından seri 1-1'e geldi. Lakers cephesinde sevinç vardı, Pistons ise yerle bir olmuştu. İki maçı da sonuna kadar hak etmiş ama ikinciyi ellerinden kaçırmışlardı. Oysa büyük resim çok daha umut vericiydi. Detroit saha avantajını ele geçirmişti ve evinde üst üste 3 maç oynayacaktı. (O zaman final serileri 2-3-2 şeklinde oynanıyordu.) İlk iki maçın kazananı aslında Pistons'tı. Ama nedense Lakers şampiyon olmuş gibi bir hava vardı. "Lakers geri döndü, tıpkı 76ers'a yaptıkları gibi Detroit'i de dağıtacaklar."

Beklentiler yine boşa çıkacaktı. Hayal kırıklığı yaratan ikinci maçtaki dramatik mağlubiyete rağmen, Pistons reaksiyon vermeyi başaracaktı. Üçüncü maça 8-0'lık bir seriyle başlayan Detroit, rüzgarı kısa sürede arkasına almıştı. Ben Wallace'ın, Shaquille O'Neal'a faul yapmadan gösterdiği dirence TayShaun Prince'in Kobe Bryant'a yaptığı boğucu savunma da eklenince (yardımlı takım savunmasını da unutmamak gerek) Los Angeles Lakers'ın dengesi tamamen bozuldu. Kobe Bryant, ilk yarıda 22 dakika boyunca saha içi isabet bulamazken Richard Hamilton boş durmuyordu. İlk yarıyı 39-32 geride kapatan Lakers'ın reaksiyon vermesi gerekiyordu. Hamilton, ilk yarı tek başına Kobe ve Shaq'in toplamından daha çok sayı atmıştı. İkinci yarı ise işler Lakers adına daha  da kötüleşecekti. Detroit savunması, Lakers hücumunu ikinci yarıda tek kelimeyle boğdu. Maç bittiğinde skor 88-68'di. NBA tarihinde Los Angeles Lakers'ı bir final maçında 70 sayının altında tutan ilk takım 03-04 Detroit Pistons olmuştu. Richard Hamilton, 48 dakika sonunda Kobe Bryant (11) ve Shaquille O'Neal'ın (14) toplamından daha çok skor atmıştı (31 sayı). Detroit ayrıca 10 farklı oyuncusundan skor katkısı almıştı.




Bu galibiyetin ardından Detroit'e hak ettiği saygıyı göstermeye başlayanlar oldu. Yalnız hala "Lakers'ın deplasmandaki 3 maçtan 1'ini kazanması yeterli. Staples Center'daki maçlarda işi bitirirler" diyenlerin sayısı da hiç az değildi.

Bir önceki maçta -mecazi tabirle- aşağılanan Lakers, serinin dördüncü maçına tek planla çıkmış gibiydi: "Topu Shaq'e ver ve yolundan çekil." Tarihin en dominant pivotu, elinden gelenin en iyisini henüz göstermemişti. Ben Wallace'ın gayreti ya da Detroit'in yardımlı savunması, bu maçta O'Neal'ı durdurmaya yetmeyecekti. Ne var ki Lakers, pota altındaki koca adama destek bulamıyordu. Kobe Bryant da kötü bir günündeydi ve Shaq'in durdurulamaz oyunu ancak maçın başa baş gitmesine yetiyordu. Chauncey Billups liderliğinde takım halinde oynamaktan vazgeçmeyen Pistons, ilk yarı bitmeden üstünlüğü ele geçirmişti. Ama fark sadece iki sayıydı. Maçın üçüncü çeyreğinde senaryo pek değişmedi. Pistons Shaq'i yavaşlatamazken, Lakers ona bir yardımcı bulamıyordu. Hatta takımın yıldızlarından Kobe Bryant, seçtiği zorlama atışlarla Detroit'in kolay sayılar bulmasına yardımcı oluyordu. Son çeyreğe 56-56 eşitlikle giriliyor, heyecan giderek artıyordu. İki takım da hayati değere sahip bu çeyrekte gaza basacaktı.

Takımlar gaza basıyordu ama Shaquille O'Neal giderek yorulmaya başlamıştı. Bu seride en çok skor üretilen çeyrek, belki de serinin en önemli çeyreği, baraj kapaklarını açan isim de Rasheed Wallace olacaktı. Seri boyunca yaşlı Karl Malone'a üstünlük sağlamayı başaran Rasheed, belki de ilk kez takımı tek başına sırtına alacaktı. Karşısında bulduğu Stanislav Medvedenko'yu paramparça eden 'Sheed, birçoğu son çeyrekte gelen 26 sayı ve 10 ribaundla takımını galibiyete taşıdı. Onu, bu gibi anlar için kadroya katmışlardı, o da gerekeni yaptı. Artık şampiyonluğa sadece 1 galibiyet kalmıştı.

NBA tarihinde 3-1 geriye düştükten sonra şampiyon olabilmiş bir takım yoktu. Ancak bunu yapabilecek bir takım varsa, o da Lakers'tı. Larry Brown, serinin Los Angeles'a taşınmasını istemiyordu. İşlerinin bitmediğini oyuncularına defalarca hatırlattı. Zaten oyuncuları durumun farkındaydı. Takımın tecrübeli isimlerinden Lindsay Hunter, sahaya çıkmadan önce koridorda yapılan toplantıda şunu söyleyecekti: "Bu, bizim için yedinci maç."

Serinin beşinci maçında tempo yüksekti. İlk çeyrekte önceki maçlara göre daha rahat skor üreten Lakers, Pistons hücumunu durdurmakta zorlanıyordu. Takımlar, rakibin her hamlesinde hücumda cevap veriyorlardı.Detroit Pistons, ilk yumruğu ikinci çeyrekte attı. savunmada kaptıkları toplarda ve rakiplerini zorladıkları dengesiz atışlardan sonra buldukları hızlı hücum sayılarıyla bir seri yakalayan ev sahibi, bu çeyrekte tam 30 sayı kaydetti ve soyunma odasına 10 farkla üstün gitti. Öldürücü darbe ise üçüncü çeyrekte gelecekti.

Şampiyonluğa adım adım yaklaşmanın verdiği motivasyonla üçüncü çeyreğe çok iyi giren Pistons, sezon boyu yaptığı inanılmaz savunmayı, dozunu arttırarak uygulamaya başladı. Lakers'ı çaresiz bıraktıkları her hücum biraz daha şahlanan ve rakibinin üzerine acımasızca çullanan Detroit, ruhani lideri Ben Wallace'ın önderliğinde Lakers'ın kafasını kopartmaktaydı. 2/14 gibi düşük bir yüzdeyle üçlük atmalarına rağmen, neredeyse kaçan her üçlükte hücum ribaundu yapan Big Ben, maçı 18 sayı ve 22 ribaundla (10'u hücum) bitirecekti. Bu çeyrekte yalnızca 14 sayı üretebilen Lakers, son çeyreğe girilmeden havlu atmıştı. Fark 23 sayıydı.

Son çeyrek tamamen kutlama anlamı taşıyordu. Kimsenin şans vermediği, süpürülmesine kesin gözle bakılan, "yıldızı olmayan" Detroit Pistons, büyük favori Lakers'ı sadece 5 maçta teslim almış, bir çeyrek boyunca da şampiyonluk kutlamıştı. Maç sonunda ortaya çıkan istatistikler de bu takımın karakterini göstermekteydi. İlk beşin tamamı çift haneli sayılar üretirken, serinin yıldızı Chauncey Billups sadece 5, bir önceki maçın kahramanı Rasheed Wallace da 8 top kullanmıştı. 100-87 sona eren beşinci maç, takım oyununun en görkemli zaferlerinden birini taçlandırmıştı. Finallerin En Değerli Oyuncusu Ödülü'nü alan Chauncey Billups, "Bunu bütün takım hak ediyor. Bu ödülü 13 eş parçaya bölüp, herkese bir parçasını vermek isterdim." diyerek, belki de bu takımın neden başarılı olduğunu gösteriyordu.

03-04 Pistons, çok özel bir takımdı. Karakterleri, iş ahlakları, çalışkanlıkları ve sonunda da başarılarıyla herkese kendilerini kanıtladılar. Daha da önemlisi, hak ettikleri saygıyı kazandılar. NBA'i yeni yeni tanıyan birçok genç insanı NBA ve Detroit Pistons hayranı yaptılar. Ama belki de en önemlisi;

Sert oynadılar
Akıllı oynadılar
Birlikte oynadılar
Ve bundan çok keyif aldılar    

  


29 Haziran 2015 Pazartesi

Kobe, Kendisine "Tecavüzcü" Diyen Çaylak İçin Ne Söyledi

Los Angeles Lakers, 2015 NBA Draftı'nda 2. sıra seçim hakkına sahipti ve kimi seçeceği ya da bu hakkı takas edip etmeyeceği, gündemi bir hayli meşgul etti. Sonuçta 2. sıradan D'Angelo Russell seçildi ancak draft sonunda konuşulan bir diğer seçim hakları 27. sıraydı.

Lakers, 27. sıradan, NBA efsanelerinden Larry Nance'in oğlu, Larry Nance Jr'ı draft etti. Bu seçimin konuşulma sebebi ise oyuncunun 2012 yılında Kobe Bryant ile ilgili attığı bir tweet. Larry Nance Jr, Kobe Bryant için "Tecavüzcü"anlamına gelen "Rapist" sözcüğünü kullanmıştı

Bahsi geçen tweet

Bu seçim üzerine Kobe Bryant'ın nasıl bir tavır içinde olacağı merak konusuydu. ESPN'den Jemele Hill, BET Ödülleri öncesinde yaptığı röportajda Kobe'ye merak edilen soruyu sordu:

Hill: Genç oyuncuların dikkat etmesi gereken bir diğer konu da attıkları tweet'ler

Kobe: Evet, kesinlikle

Hill: Larry Nance ile bu konu hakkında konuşmak isteyebilirsin

Kobe: Çocuk kendisi o işi çözmüş

Hill: Onunla çıktığınız ilk idmanı sen ya da bir başkası Periscope'tan yayınlamalı

Kobe: (Gayet esprili bir tavırla)Ona ne yapacağımı düşünüyorsunuz ki? Çocuk daha 19 yaşında. O daha bir çocuk. Aslında dün bana güzel bir mesaj gönderdi. Komikti, çünkü takım arkadaşınız size attığı mesaja "Selam, Mr. Bryant" şeklinde başlıyorsa, bırakma zamanınız gelmiş demektir. Bunu okuduğumda "Bu ne a*k" dedim. Ama gayet hoş ve özür içeren bir mesajdı. Ona "Dinle, hepimiz zamanında pişman olduğumuz, sonrada geri almak istediğimiz şeyler yaptık, söyledik. Köprünün altından çok sular aktı adamım. Takıma hoş geldin." dedim. Bana "Teşekkürler efendim" şeklinde cevap verdi. "Bu ne a*k" dedim.

Görünüşe bakılırsa Kobe, yaşananları değil daha çok yaşlılığı kafasına takıyor. Yine de işler kötü gittiğinde Bryant'ın, takım arkadaşlarına karşı "hoş olmayan" tavırlarla yaklaşabildiğini biliyoruz. Larry Nance Jr ile ilgili bir problem olduğunda, bu mevzuyu cebinden çıkarıp çıkarmayacağı bilinmez.

4 Haziran 2015 Perşembe

NBA Final Serisi: Kilit Birinci Maç

Basketbol izleyicisi için sezonun en heyecan verici zamanı geldi. NBA'de Final Serisi, bu gece Oracle Arena'da oynanacak ilk maçla başlıyor. Normal sezonun en değerli oyuncusu Stephen Curry'nin Golden State Warriors'ı ile üst üste beşinci kez final oynama başarısına erişen LeBron James'in Cleveland Cavaliers'ı karşı karşıya geliyor. İki takımın artı ve eksilerine değinerek, final serisini değerlendirmek istedim.

Oyun tarzları bakımından birbirinden keskin şekilde farklı iki takımın karşılaşması olacak. Golden State Warriors, yüksek tempoda oynamayı seven, geçiş hücumlarıyla çok etkili olan, sete kalsa bile çok tempolu set oyunu oynayıp, rakip savunma reaksiyon dahi veremeden iyi bir şut yaratabilen bir takım. Cleveland Cavaliers ise -sakatlıkların  da etkisiyle- bu playofflarda daha çok sete set oynayan bir görüntüde ve bu seride de aksini yapacaklarını düşünmek çok gerçekçi değil.

Cavs'in Her Şeyi LeBron

Cleveland Cavaliers cephesinde her şeyin başlangıç noktası LeBron James. Kevin Love'ın sezonu kapatması, Kyrie Irving'in de kendisini rahatsız eden birkaç sakatlıktan muzdarip şekilde oynamaya devam etmesi, bütün yükü LeBron James'in sırtına yüklemiş durumda. Tam rakamı bilmemekle birlikte, tahmin ediyorum ki Cavs'in attığı sayıların %65-70'i direk LeBron kaynaklı. Sadece attığı ya da asistini yaptığı sayılar değil, savunmayı üzerine topladıktan sonra yarattığı pozisyonlarda yapılan bir ekstra pas üzerinden buldukları üçlükler ya da yakın atışlar da direk LeBron James sayesinde üretiliyor. Bugüne kadar James'in gayet dominant oynadığını ve bu planın işlediğini söyleyebiliriz. Playofflarda performanslarını arttıran JR Smith, Iman Shumpert, Matthew Dellavoda, Tristan Thompson ve hatta -bazı maçlarda üst üste çok kritik üçlükler atan- James Jones, hücumdaki görevlerini başarıyla yerine getirdiler. İlk bakışta "üçlükçü" bir takım gibi görünmeseler de LeBron'u durdurabilmek için içeri gömülen rakipler karşısında Cleveland'ın bu playofflarda maç başına 10 üçlük isabeti bulduğunu ve bu alanda Golden State Warriors'ın hemen arkasında olduğunu söyleyelim. %36 gibi ortalama üstü bir üç sayı isabet oranı bulmalarının en büyük sebebi de yukarıda bahsettiğim rol oyuncularının formda olması.

Cavs'in X Faktörü

Tristan Thompson, Kevin Love'ın sakatlanmasının ardından bulduğu sürelerde çok önemli işler yaptı ve X faktör oldu diyebiliriz. Özellikle iyi bir ribaund takımı olmayan Atlanta Hawks'a karşı aldığı hücum ribaundları, takımı adına çok büyük avantajdı. Ancak bana göre bu seride bilinmeyen olarak ortaya çıkması gereken oyuncu Kyrie Irving olacak. "Irving de X Faktör olur muymuş canım!" Olmaz. Yani normal şartlarda olmaz. Ancak sakatlığı nedeniyle Hawks serisinde çok etkisiz kaldığını ve savunma yapmakta zorlandığını gördük. Golden State Warriors, sakatlıkların sınırladığı Irving'in hücumunu daha da minimize etmek adına hücumda sürekli onun üzerine atak edecektir. Böylece savunmada onu hem fiziksel hem de mental olarak yıpratıp, hücum verimini en alt seviyeye çekmek isteyeceklerdir. Irving eğer beklenenin üzerinde bir reaksiyon verebilirse, LeBron James'in üzerindeki yükü belli ölçüde hafifleterek takımına görünenden çok daha değerli bir katkı yapmış olur. Şayet Irving bunu yapamazsa, -tıpkı Hawks serisinde olduğu gibi- JR Smith'in hücumda sorumluluk alması ve bire bir yaratıcılığını göstermesi gerekecektir. Çünkü LeBron'un da dinlenmesi -kenara gelmese bile saha içinde belli süre aktif dinlenmesi- gerek.

Cavs'in En Büyük Avantajı: Tecrübe

Bu seride Cleveland'ın en büyük avantajı, -gezegenin en iyi oyuncusuna sahip olmalarının dışında- final/şampiyonluk tecrübesi olacak. Golden State Warriors'ın oyuncuları ve teknik ekibi içinde final tecrübesi olan tek isim, asistan Luke Walton. Cleveland'da ise Kendrick Perkins, Mike Miller, James Jones, Brendan Haywood, Shawn Marion ve tabi ki buraların gediklisi haline gelen LeBron James'in şampiyonluk yüzükleri var. LeBron ve biraz da James Jones dışında ana rotasyonun parçası değil bu isimler belki ama soyunma odası atmosferi ve tecrübesiz oyuncuları mental olarak hazırlama açısından bu çok büyük bir avantaj.

Koçlar açısından bakıldığında, iki çaylak koç karşı karşıya gelecek gibi gözükse de David Blatt, geçmişte önemli finaller görmüş/kazanmış bir koç. Steve Kerr'ün, oyunculuk kariyerinde 5 şampiyonluğu, Phil Jackson ve Gregg Popovich gibi koçları olsa da şu anki durumu farklı. Bu alanda da tecrübe konusunda Cavs bir adım önde diyebiliriz

Hack-A Bogut?

Hack dediğimiz hadise, bu seneki playofflara ne yazık ki damga vurdu. Özellikle Clippers'ın oynadığı serilerde DeAndre Jordan'a sık sık yapılan taktik fauller, seyir zevkinin "namına konmuş" bir darbe gibiydi. Andrew Bogut da kötü faul atan bir oyuncu olarak zaman zaman buna maruz kalıyor. David Blatt'in böyle bir planı var mı bilinmez. Ama özellikle deplasmanlardaki maçlarda tempoyu kontrol altına almak, rakibi ritmden çıkartmak ve Warriors'ın en önemli boyalı alan/çember savunmacısını kenara göndermek adına başvurulabilecek bir yol gibi gözüküyor. Perkins, Haywood, Marion gibi pek süre almayan oyuncuların olması, faul yapacak oyuncu bulmak konusunda da ellerini güçlendiriyor. Aynı şekilde Steve Kerr'ün de Tristan Thompson'a taktik faullerle misilleme yapma şansı var. Ancak oyunun temposunun düşmesi Cavs'in işine geleceğinden, Warriors cephesinden "mecbur kalmadıkça" böyle bir hamle beklemiyorum.

Warriors İçin En Önemlisi Ritim

Golden State Warriors, -rakibinin aksine- sürekli tempoyu zorlayacak ve ritim içinde oynamaya çalışacaktır. Bunu yapabildiklerinde, belki de NBA'de hiçbir takımın çıkamadığı bir viteste oynayabiliyorlar. Steve Kerr'ün, oyuncularına belli özgürlükler tanıdığı şablonlar üzerinden "yarı doğaçlama" hücum eden Golden State Warriors'ın en önemli silahları tabi ki Splash Brothers. Curry ve Thompson'ın yarattığı şut tehdidi sayesinde işleri kolaylaşsa da tam anlamıyla bir ya da iki isme bağımlı bir takım olduklarını söylemek doğru olmaz. Normal sezonda da playofflarda da gördük ki Golden State, ilk beşinden ya da kenardan sürpriz kahramanlar çıkarabilen bir takım. Yakın geçmişe bakarsak, Houston Rockets serisinde Shaun Livingston, Andrew Bogut ve Harrison Barnes'ın sonucu belirlediği maçları hatırlarsınız. Birbirlerine inanarak, topu paylaşarak, akışkanlığı kaybetmeden oynadıkları süreyi bu seride maksimuma çıkartmak zorundalar.

Geçiş Hücumları

Golden State Warriors'ın en büyük silahı, geçiş hücumları. Rakibinizken yarı sahayı hızlı geçmesini isteyeceğiniz son takım Warriors'tır. Çünkü hızlı şekilde çembere akabildikleri gibi bu hücumları üç sayılık basketlerle de bitirebiliyorlar. Fastbreak sonunda buldukları üçlükler zaten bu takımı en çok havaya sokan şey. Geçiş hücumu oynayabilmek için elbette rakibi top kayıplarına zorlamak ve/veya net savunma ribaundu almak gerekiyor. İşte işin çetrefilli kısmı burada başlıyor. Cleveland Cavaliers, bu yılki playoffların en az top kaybeden takımı (Maç başına 12.3 -ki gayet iyi- ). Hücumlar LeBron James üzerinden şekillendiği için, tecrübe kazandıkça tercihler konusunda da hayli ilerleme kaydeden LBJ, kötü seçilmiş, erken atış sayısını da bir hayli azaltıyor. Ayrıca Cavs, hücum ribaundlarına -özellikle Thompson ile- agresif şekilde girerek, rakibin net ribaund almasını da zorlaştıran bir ekip. Yani Golden State'in, en büyük silahını kullanabilmesi için savunmada ekstra gayret ve ribaundlarda büyük bir konsantrasyon göstermesi gerekecek. Cleveland'ın dikkat çeken bir diğer özelliği, bu playoffların en az saha içi deneme yapan takımı ancak en çok serbest atış çizgisine giden üçüncü ekibi olması. Maç başına 81 saha içi şut denemesi yapan Cleveland (En yüksek 92 ile Dallas), 26 kez serbest atış çizgisine gidiyor. Yani genelde savunmaya dengeli dönebiliyorlar.

LeBron Savunması

Golden State'in bu seride düşünmesi gereken en önemli şey "LeBron James'i nasıl yavaşlatabiliriz." Öncelikle Draymond Green, Harrison Barnes, Andre Igoudala gibi fiziken LeBron'un karşısına atabileceği 3 oyuncuya sahip olmasının avantajını kullanmalı Kerr. Maç içinde LeBron'un savunmacısını sık sık değiştirerek onu her hücumda yıpratması akıllıca olacaktır. İkinci olarak, James bu playoff, kariyerinin en iyi dönemini geçirdiğini söylese de orta mesafe ve üç sayılık atışlarda aslında çok kötü bir yüzdeyle oynuyor.


Yukarıdaki tablodaki mavi noktalar LeBron James'in 2015 playofflarındaki isabetli atışlarını, kırmızılar ise kaçırdığı atışları temsil ediyor. Daha büyük noktalar, aynı noktadan atılan daha çok atışı simgeliyor. Aslında ilk bakışta bile LeBron'un orta ve uzak mesafeden kötü attığı görülüyor ancak yine de spesifik ortalamaları da vereyim.

Üç sayı çizgisinin gerisinden ortalaması: %15
Orta mesafe atışlarda ortalaması: %32
Boyalı alandan kullandığı atışlarda ortalaması: %60
Ayrıca sahanın sol tarafına gitmeyi daha çok tercih ettiği de net bir şekilde görülüyor.

Bu bilgiler ışığında, LeBron James eğer yavaşlatılacaksa, bu ancak ve ancak boyalı alanın dışında tutulabilirse mümkün. Elbette buraya yazmak kadar kolay bir iş değil bunu yapmak. Hatta bire bir savunmayla bunu yapmak imkansız bile diyebiliriz. Çok iyi yardımlaşarak mutlaka LeBron'un boyalı alana girişlerini sınırlamak zorundalar. Ayrıca sahanın sağ tarafına yönlendirmeye çalışmak da onu rahat ettiği alandan çıkarabilmek adına yararlı olabilir.

Warriors'ın En Büyük Avantajı: Derinlik ve Çok Yönlülük

Golden State Warriors, bu seride derin kadrosunun avantajını normale göre daha da fazla hissedebilir. Çünkü Cleveland artık 7-8 kişiye kadar daralttı rotasyonunu ve ana roldeki oyuncular yüksek dakikalar sahada kalmak zorunda. Cavs'li oyuncuların enerjisinin düşmeye başladığı anlarda Golden State, diri beşlerle sahada olma lüksüne sahip olacak. Sakatlıktan dönen Speights'in de takıma katılmasıyla tam kadro şekilde finale girecek olan Warriors, bu oyuncuların getireceği enerjinin yanı sıra, yapabildikleri belli başları şeylerden de bu seride ciddi fayda sağlayabilir.

Shaun Livingston, oynadığı pozisyona göre uzun boylu bir oyuncu ve güvenilir diyebileceğimiz bir sırtı dönük oyunu var. Maç içinde Kyrie Irving ya da Matthew Dellavedova ile eşleşirse şayet, Warriors her tıkandığında onun sırtı dönük hücumuna başvurabilir.

Leandro Barbosa, eskisi kadar olmasa da hala deliciliğiyle etkili olabilen, dikine gidebilen yapısıyla Kyrie Irving'e atak etmek ve onu yıpratmak konusunda Steve Kerr'ü elini güçlendirecek bir oyuncu.

Andre Igoudala, sadece atlet olduğu için "otomatik şekilde" iyi savunmacı etiketi üzerine yapıştırılmış bir oyuncu değil. Iggy gerçekten üst düzey bir savunmacıdır ve LeBron James'in karşısına -fiziken dezavantajı olsa da- koyabileceğiniz bir oyuncudur. Kenardan gelen böyle bir güvenceniz olması, -Hawks ve DeMarre Carroll'ın yaşadığı- "LeBron sahada olduğu sürece savunmacısı da sahada olmalı" zorunluluğundan sizi kurtarır ve kafanızdaki rotasyonu da uygulayabilmenizi sağlar.

Mo Speights'in sakatlıktan nasıl döneceği soru işareti. Ancak orta mesafe şut tehdidi, fazla dışarılara çıkmayı sevmeyen Cavs pivotlarının dengesini bozabilir. Şutunu riske edemeyecekleri için açılan penetre alanları da cabası. Ancak pivot pozisyonundan süre alırken savunma ribaundlarında yaşaması muhtemel büyük sıkıntıdan da söz etmek gerek. Yine de size oyunu değiştirebileceğiniz bir hamle şansı vermesi açısından kenarda olması değerlidir.

Kenar katkısı dışında genel olarak Golden State Warriors, tekdüze bir takım değil. Hücumdaki çok yönlülükleri, ana atıcılarından biri ya da ikisi birden sorun yaşadığında bile ayakta kalabilmelerine olanak sağlıyor. Uzunları Bogut ve Draymond Green'in iyi pasörler olması, hücumlarına inanılmaz bir boyut katıyor. Top mutlaka Curry veya Klay'in elinde kalmak zorunda değil. Bu ikili inanılmaz şutörler oldukları için topsuz hareket ederek kendilerine ciddi bir avantaj sağlayabilirler. Birçokları Iman Shumpert - Stephen Curry eşleşmesinde Shumpert'ın iyi savunmacı olmasıyla Warriors'ı bozabileceğini düşünüyor. Haklılık payları da var, Shumpert ortalama üstü bir savunmacı. Ancak topsuz oyuncuyu kovalarken, toplu oyuncuyu savunduğu kadar iyi değil (Keza Dellavedova da öyle). Tepede Green veya Bogut'un top alıp, topsuz perdeden çıkan Curry'i bulmasıyla yakalayacakları pozisyonlar büyük avantaj getirebilir. Pasör uzunlar aynı zamanda bu kısalara back-door cut fırsatı da yaratıyor.

Ee Peki Sonuç? İlk Maç Neden Bu Kadar Önemli?

Yukarıda bahsetmeye çalıştığım ve buraya sığdıramayacağım teknik zilyonlarca detay var elbette. Yalnız bu seride kazananı belirleyecek en büyük etmenler mental olacak diye düşünüyorum. Warriors seyircisi, NBA'in -Thunder seyircisiyle beraber- en gürültü çıkaran, en ateşli seyircisi. Salonda yine inanılmaz bir atmosfer olacağı kesin. Final oynamanın getirdiği motivasyonun üzerine bir de salondan geçecek o ekstra motivasyon, heyecan ve gerginlikle birleştiğinde iyi sonuçlar vermiyor. Golden State kadrosunda daha önce buraları oynamış bir oyuncu bile olmadığını ve tüm dünyada şampiyonluğun favorisi olarak görüldüklerini düşünürsek, heyecan, baskı ve gerginliği yüksek dozlarda hissedecekleri kesin. Bu tip bir durumda olan Warriors gibi takımların seriye evlerinde başlaması, dezavantaja dönüşebilir. Cleveland cephesi ise daha rahat olacaktır. LeBron James'e sahip olmalarına rağmen sakatlıklar ve dar rotasyonları, rakiplerinin de normal sezon birincisi olması nedeniyle tüm dünyada underdog olarak gösteriliyorlar. Sahadaki en sakin oyuncu da LeBron James olacak.

Sözün özü, Warriors ilk maçta büyük bir gerginlik yaşayacak. Şayet buna rağmen maçı kazanabilirlerse, o baskı ve gerginlik serinin devamında yavaş yavaş yerini öz güvene bırakacak ve her şey giderek kolaylaşmaya başlayacak. Tersi durumda ise ilk maçı kazanan Cavs, ikinci maç öncesi iyice rahatlayacak. Warriors ise sırtı duvara dayanmış şekilde ikinci maça gelecek ve ilk maçta hissettikleri heyecan, gerginlik, baskının üzerine bir de "panik" eklenecek. Gerçekten kaldırılması zor bir psikoloji. Bu yüzden, ilk maçı kazanan tarafın seriyi de kazanacağını ve şampiyon olacağını düşünüyorum. İlk maçı;
Warriors kazanırsa: 4-1 GSW
Cavaliers kazanırsa: 4-2 Cavs

Açıkçası Cleveland'ın, doğu konferansındaki rakiplerinin onları gösterdiği kadar iyi olmadığını düşünüyorum. Bugüne kadar çıktıklarında yeterli olan 5. vites, Warriors'ta da mevcut. Hatta bir üstü de mevcut. Gerekli mental gücü göstereceklerini umuyor ve Warriors kazanır diyorum. (LeBron James antipatim de bunu gerektiriyor zaten)

Biraz geçe kaldı ama iyi spor oldu. Herkese keyifli bir NBA Finali dilerim. Benim tarafım belli #GoWarriors :)
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

*Yazıda verilen takım istatistikleri, nba.com/stats adresinden alınmıştır.
**LeBron James'in şut grafiği, Sports Illustrated'dan alınmıştır



13 Mayıs 2015 Çarşamba

Bir Değişik Maç Yazısı

Fenerbahçe Ülker'in Final Four'da arz-ı endam etmesine çok az zaman kalmışken, birçok önemli maçtan önce yaptığım gibi yine bir ön bakış yazısı yazmak için kalemi elime aldım. Zeljko Obradovic ile Pablo Laso arasındaki kalite farkından, iki takım arasındaki kadro kalitesi farkına; avantajlı/dezavantajlı eşleşmelerden, kenardan gelip X Faktör olabilecek oyunculara; Maciulis'in sırtı dönük oyunundan, Nemanja'nın yüzü dönük oynadığı bire birlere; "Şu oyuncu sahadayken şöyle bir beş kullanmamız lazım"dan, "Onların şu zaafına hücum etmemiz lazım"a kadar kafamda zilyon tane teknik-taktik detay vardı. Yazarken, -daha kolay anlaşılması adına- geçmişte yaşanan şeylerden örnekler vermeye çalıştım. Tam o sırada, daha eskilere gidip, hafızamda küçük bir tur attım.. Ve yazıdan vazgeçtim. Niye vazgeçtim?

İlk kez son 8'e kaldığımız günleri hatırladım. 2007-2008 sezonu.. O heyecanın tanımını yapacak kelimeleri yan yana getirebilir miyim bilmiyorum. Az çok herkes, Montepaschi Siena'nın bizi eleyeceğini tahmin ediyordu, hatta bir adım ileri gideyim, herkes Final Four'a Siena'nın gideceğini biliyordu. Ama yine de öyle bir heyecanlanmıştım ki maçlarda, kalbim, göğüs kafesimi kırmaya çalışır gibi atıyordu. Yetmedi gücümüz de tecrübemiz de.. İki maçta elendik. Ama o heyecan, yapılan yatırımı da arttırdı. Devam eden sezonlarda hep ciddi paralar harcayarak ses getirecek transferler yaptık. Sezona hep "çok iddialı" girdik. Ancak sezonu iddialı bitiremedik.

2008-2009 sezonunda Top 16'ya kaldığımızda, beklentilerimiz en azından bir kez daha Son 8'e girebilmekti. Ah o Top 16'ya kalmaz olaydık, ne acılı bir süreçti o. CSKA Moskova, Montepaschi Siena ve Cibona Zagreb'le aynı gruptaydık. Alınacak 3 galibiyet, gruptan çıkmamız için yeterli olabilir diye umuyorduk maçlar başlamadan evvel. İlk maç, içeride CSKA'ya sadece 48 sayı atabildik, 18 fark yedik. O maç, sanki kalan maçların fragmanı gibi bir şeydi. Grubu yalnızca 1 galibiyet ile (Cibona deplasmanı) bitirdik ve sonuncu olduk. Yetmedi gücümüz de tecrübemiz de.. Çok kötü elendik.

08-09 sezonunda yaşananları "dibe vurmak" olarak görenler, bir sonraki sezon yanıldıklarını görecekti. 2009-2010 Euroleague sezonu, Fenerbahçeliler için kabus gibiydi. Normal sezonu 3-7 bitirip, felaket averajımızla grubu sonuncu bitirmiştik. Hele bir maç var ki Siena deplasmanında.. Ya son maçtı ya sondan bir önceki, tam hatırlamıyorum. Ama skorunu -çok denememe rağmen- hiç aklımdan çıkaramadım: "101-58" Yüz bir - Elli sekiz.. Bir takım ne kadar üçlük yiyebilirse, o kadar yemiştik. Paramparça olmuştuk, bundan daha çok üzülemeyiz diye düşünüyorduk.

09-10 sezonunda yaşananları "En Büyük Yıkım" olarak görenler, bir sonraki sezon yanıldıklarını görecekti. 2010-2011 sezonu, kalbimizdeki en büyük yaralardan biri olarak hafızalarımıza kazınacaktı. Bogdan Tanjevic'in yerine Neven Spahija takımın başına gelmişti. Ukic, Greer, Kinsey, Ömer Onan, Mirsad Türkcan, Lavrinovic'lerden Darjus, Marko Tomas, Sean May'li kadro.. Hatta sezon ortasında Sarunas Jasikevicius da katılmıştı bu isimlere. Normal sezonda oynadığımız 10 maçın 7'sini kazanmıştık ki bunların içinde Barcelona deplasmanı ve -yıllarca bizi tokat manyağı yapan- Siena'ya karşı içeride aldığımız galibiyetler de vardı. Bu sefer değişik bir öz güvenle girdik Top 16'ya. Top 16.. Rüya gibi başlayan Top 16.. Olympiakos, Zalgiris , Valencia ile aynı gruptaydık ve ilk 3 maçın hepsini kazanmıştık. Bunlardan biri de Olympiakos deplasmanıydı. O ne coşku.. Liderlik hesapları yapıyoruz, çaprazdan gelecek takım kim olur diye düşünüyoruz, "Mirsad sakatlandı, ileride nasıl etkiler" diye tartışıyoruz, ilk defa ciddi şekilde "Final Four hayal değil" diye konuşuyoruz.. Fikstürün ikinci yarısında alınacak 1 galibiyet, son 8 takım arasına ismimizi yazdırmamız için yeterli olacaktı. 1 galibiyet.. Allah'ın belası 1 galibiyet.. Fikstürün ikinci yarısı, Zalgiris deplasmanıyla başladı. Baştan sona kafa kafaya giden, uzatmada kaybettiğimiz Zalgiris maçını hatırlarsınız. Yunan hakem Christos Christodoulou'yu kara listemize aldığımız maçtır o. Maç boyu daha iyi oynayan bizdik ama rakip 39 serbest atış kullanmıştı, otuz dokuz!! İzin vermediler işi orada bitirmemize. İkinci maç, içeride Olympiakos.. Herkesin kafasında aynı cümle: "Deplasmanda yendik, yine yeneriz!" Yenemedik. Adamlar geldi, net bir galibiyet alıp gitti. Pivotları Nesterovic ve Mavrokefalidis, bizim uzunlarla top gibi oynadı o gün. Biri çıkıp diğeri giriyordu, ama sonuç hiç değişmiyordu. O mağlubiyet, baskıyı tamamen üzerimize yıktı. Son maçta Valencia deplasmanına gidiyorduk ve 1 sayı farkla mağlup olsak bile Son 8'e kalıyorduk. Kalamadık. O sezon en kötü üçlük attığımız maç, belki de sezonun en önemli maçına denk gelmişti. 82-68 kaybedip averajı da verdik. Yetmedi nefesimiz de inancımız da.. Averajla elendik. O ne hayal kırıklığıydı.. İki gün evden çıkamadım ben, yaşam enerjim sıfırlanmıştı.

Bu yıkımı atlatmak hiç kolay olmadı. Neven Spahija ile geçen bir sonraki sezon da Top 16'da grup sonunculuğu ile bitti. 2012-2013 sezonunda, takımın başına Simone Pianigiani geldi. Pianigiani, Montepaschi Siena ile çok başarılı yıllar geçirmiş, Final Four görmüş ve bizi çok kez ağır mağlubiyetlere uğratmış bir koçtu. Bo McCalebb, Bojan Bogdaovic, Emir Preldzic, David Andersen, Mike Batiste gibi oyunculardan oluşan bir takım, Pianigiani'yle birlikte büyük heyecan yaratmıştı. Bu sezona gelene kadar yaşanan üst üste yıkımlara rağmen o heyecan vardı. Fenerbahçelilerin birkaç tane ortak noktası vardır. Bunlardan en belirgin olanı ise umut etmektir. Biz Fenerbahçeliler, başımıza ne gelirse gelsin, umarsızca umut ederiz. O sene de başarılı bir yıl geçireceğimizi umut ettik. Top 16'ya son hafta zar zor kendimizi attık. Hala umut vardı ama içimizde. Değişen Top 16 formatı mı yoksa hayalperestlik mi sebebi bilinmez, daha iyi olacağımızı düşündük. Olmadı. Oynadığımız 14 maçın 12'sini kaybettik. Beşiktaş'ın dahi arkasında kalarak grubu sonuncu tamamladık. Top 16'nın açık ara en çok sayı yiyen takımıydık. O sezonun özeti, içeride oynadığımız Barcelona maçıydı. Maça iyi başlayıp, 3-4 dakika iyi oynarken çok kolay atışları kaçırmış, sonra bir anda mental çöküş yaşayıp paramparça olmuştuk. Hafızamdan silmek isteyip de silemediğim maçlardan biri de o maçtır. İkinci çeyrek skoru bile aklımdan çıkmıyor: "27-6" Maç skoru da bir o kadar vahim: "99-60" Kendi sahamızda bizi 40'a yatırdılar, çok uzun zaman önce de değil, yakın geçmiş bu.

İşte tam bunları düşünürken, bir anda kendime geldim. Real Madrid - Fenerbahçe Ülker "Euroleague Yarı Final Maçı" için, maç önü yazısı yazmakta olduğumu fark ettim. X'ler, O'lar, teknik detaylar.. Kafayı mı yedim diye düşündüm biraz. Taraftarı olduğum takımın başında Zeljko Obradovic var. Taraftarı olduğum takımın formasını, mücadeleleriyle "İşte benim takımım!" dedirten oyuncular giyiyor. Son şampiyonu -maç vermeden- eleyip, Final Four yapmış bu takım. İşte bu yüzden vazgeçtim o yazıdan. Bu maç, teknik-taktik düşünülecek maç değil. Bu maç, inanca göre, evrene pozitif mesajlar gönderme, sinerji yaratma, dua etme, totem düşünme maçıdır. Bu maç, daha önce hiç tatmadığımız bir heyecanın keyfini çıkartma maçıdır. Zeljko Obradovic, bugüne kadar göstermediği yeni setleri cebinden çıkartarak, takımı en iyi şekilde hazırlayacak, oyuncular sahada olduğu her saniye ellerinden gelenin en iyisini yapacaktır zaten. Bu maç, basketbol yazarı değil, taraftar olma maçıdır.

O yüzden taraftar Volkan Yeğin oldum bu yazıyı yazarken.
Kaybedeceğini bile bile playofftaki Siena mağlubiyetlerini büyük umutlarla izleyen,
İlk yarısı 50-19 biten Barcelona maçında salondan çıkmak isteyip, ayaklarında o gücü bulamadığı için 40 dakika boyunca o acılı maçı yerinden izleyen,
Unics Kazan maçında uzatmada averajı alıp, son maç Milano'ya yenilip elendiğimizde kahrolan,
101-58 kaybettiğimiz Siena deplasmanında, rakibin attığı her üçlükte "Bu sefer girmesin" diye içinden söylenen,
Final Four hayalleri kurarken, Valencia mağlubiyetiyle Top 16'da elendikten sonra evi yanmış gibi olduğu yere çöküp kalan, ağlayamayacak kadar yıkılan Volkan Yeğin...

Şimdi hayalini kurduğumuz yerdeyiz. Sezon içinde maçlardan önce hep "Gazamız mübarek, yolun sonu Madrid olsun" diyordum. Bu sefer de "Gazamız mübarek, yolun sonu Madrid'in fethi olsun" diyeyim. Güle güle gidin, tarih yazın gelin!


15 Nisan 2015 Çarşamba

ENERJİ VE KARARLILIK - İLK MAÇ FENERBAHÇE'NİN

Euroleague'de çeyrek final eşleşmeleri dün oynanan maçlarla başladı. Tarihinde ikinci kez son 8 takım arasına kalan Fenerbahçe Ülker, ilk maçta Maccabi Tel Aviv'i ağırladı ve sahadan 80-72 galip ayrılarak seride 1-0 öne geçti. Hepimiz için stresli geçen maçın hikayesine şöyle bir bakış atalım.

Maç öncesi, taraftarda inanılmaz bir heyecan hakimdi. Şahsen ben önceki geceyi uykusuz geçirdim, birçok arkadaşımın da aynı şeyi yaşadığını biliyorum. Çünkü alışık olmadığımız bir yerdeyiz. 2007-2008 sezonunda tarihimizde ilk kez bu başarıyı yakaladığımızda, hepimiz içten içe Montepaschi Siena'ya eleneceğimizi biliyorduk. Buna rağmen inanılmaz bir heyecan vardı. Bu seneki takım, çeyrek finale gelirken öyle bir ışık verdi ki beklentileri de umutları da arttrdı. Dolayısıyla hissettiğimiz baskı da heyecan da normale göre 10 kat daha arttı. Bizler taraftar olarak bu baskı ve heyecan yüzünden uyuyamazken, sahaya çıkacak oyuncuların halini düşünün bir de.. Hele ki birçoğunun daha önce Top 8 tecrübesi olmayan isimler olduğunu ve kulübün de güçlü bir geleneği olmadığını düşünürsek, maçın başında bir tutukluk yaşayacağımızı öngörmek zor değildi. Tam anlamıyla da böyle oldu.

Maccabi Tel Aviv, maça atak modunda başladı. Başta Jeremy Pargo olmak üzere hem hücumda hem savunmada Maccabi'li oyuncuların çok agresif olduklarını ve çok iyi odaklandıklarını gördük. Fenerbahçe Ülker cephesinde ise Nemanja Bjelica ve Nikos Zisis dışındaki üç oyuncu (Andrew Goudelock, Bogdan Bogdanovic ve Oğuz Savaş) çok tedirgin ve tutuktu. Top 16'da Pire ve Moskova deplasmanlarında "Biz buraya kazanmaya geldik" mesajını her halleriyle veren oyuncular, belli ki çeyrek finalin ve ev sahibi avantajının getirdiği kazanma zorunluluğunun baskısını hayli hissediyordu. Kafalarında oyun planından çok "Aman bir hata yapmayayım" düşüncesi var gibiydi. Hal böyle olunca, maçın ilk çeyreği, hamleler yapan Maccabi'yle, karşılık vermeye çalışan tedirgin bir Fenerbahçe arasında oynandı. Çeyreğin ortasına doğru oyuna giren Jan Vesely'nin getirdiği enerji ve Nemanja Bjelica'nın koyduğu yürek, Fenerbahçe'yi maçta tutan etkenlerdi.

İşin psikolojik tarafı bir yana, sahada planı işleyen taraf da Maccabi'ydi. Savunma stratejisini Goudelock ve Bogdanovic'e top kullandırmamak üzerine kuran son şampiyon, Yogev Ohayon ve Devin Smith ile bu iki oyuncuya baskılı savunma yaptı. İkili oyunları da topu Goudelock ve Bogdanovic'in elinden çıkartmak için kısaya baskılı savundular. Çok atlet bir takım oldukları için uzuna dönmekte başarılı olan Maccabi, Fenerbahçe'nin bu riskli savunmayı cezalandırmasına izin vermedi. İlk yarı boyunca Jeremy Pargo'yu durduramayan Fenerbahçe Ülker, Nemanja Bjelica ve Jan Vesely'nin oyunuyla maça tutundu ve soyunma odasına sadece 4 sayı farkla geride gitti. Bjelica, ilk yarıyı 12 sayı, 9 ribaundla kapattı ve müthiş kararlıydı. O kadar ki hislerini belli etmemesiyle tanınan Nemanja, taraftarı ateşlemek için şöyle şeyler bile yaptı



Maçın üçüncü çeyreği de ilk yarıya benzer şekilde başladı. Jeremy Pargo'nun ne bire birlerini ne de pick and roll'lerini durduramayan Zeljko Obradovic, çeyreğin ortasında kimsenin beklemediği bir hamle yaparak Bjelica ile Vesely'i aynı anda kenara aldı ve Kenan-Goudelock-Bogdanovic-Emir-Zoric beşini sahaya sürdü. Maccabi farkı 11 sayıya kadar çıkartmıştı ve her şey onların istediği gibi gidiyordu. 

Şimdi burada biraz duralım. Maç içi heyecanıyla bu beşi sahada gördüğünde "Nasıl ya?" demeyen Fenerbahçeli yoktur. Ancak maçın kaderini değiştiren hamle bu oldu. Çünkü o ana kadar Fenerbahçe'nin bütün kısaları hücumda Bjelica ve Vesely'i arıyordu. Hiçbiri oyunun içine girememişti. İkisini birden kenara alarak, Emir, Goudelock ve Bogdanovic'i sorumluluk almak zorunda bıraktı Obradovic. Emir Preldzic 4 numara oynamasına rağmen takımın direksiyonuna geçti, çok kritik bir üçlük attı ve Luka Zoric'i devreye soktu. Bogdan Bogdanovic ve Goudelock, hücumda daha agresif olmaya, potaya gitmeye başladı. Kenan Sipahi'nin görevi ise iyice yorulan Jeremy Pargo'ya baskı yapmaktı. Kenan da üzerine düşeni layığıyla yapınca, fark kapanmaya başladı.

Zoric + 4 kısalı bu beş, Maccabi'nin dengesini ciddi şekilde bozdu. Pargo ve Smith'in gittikçe yorulduğu dakikalarda taze ve çabuk ayaklı olan bu Fenerbahçe beşi, savunmada rakibi durdurmaya başladı. Sonunda üzerindeki ölü toprağını atan oyuncular, atak moduna geçti. Bu dönemde Luka Zoric, iki pota altında da çok önemli işler yaptı. Hücumdaki etkinliğinin yanı sıra pick and roll savunmasında hem kısayı karşılayıp hem de adamına zamanında dönerek, Maccabi'nin skor damarlarından birini kesmeyi başardı. Diğer damar Jeremy Pargo'yu da yorgunluk ve Kenan'ın istekli savunmasıyla durdurmayı başaran Fenerbahçe Ülker, 20-5'lik bir seri yakalayarak çeyreğin sonunda 59-58 öne geçti -ki maçta ilk kez öne geçmiştik- ve son çeyreğe de bu skorla galip girdi.

Son çeyreğin ilk hücumunda, bomboş kalsa bile şutu atarken tereddüt eden ve attığında da çoğunlukla isabet bulamayan Kenan Sipahi'nin üç sayılık basketi, Fenerbahçe'yi ve taraftarı iyice havaya soktu. Maçta ilk kez Maccabi'li oyuncular üzerilerinde baskı hissediyorlardı. Geçtiğimiz sezon bu tip durumlarda kolay teslim olmayan Tyrese Rice, Ricky Hickman, David Blu, Joe Ingles gibi mental açıdan güçlü oyunculara sahipti Maccabi. Ancak bu yıl görüntü biraz farklı. Jeremy Pargo -hele ki yorgun olduğunda- böyle anlarda iyi reaksiyon veremeyen bir guard. Top 16'da takımın en skorer ve güvenilir oyuncusu olan Devin Smith de savunmadaki rolü ve aldığı yüksek dakikalar sebebiyle etkisiz kalınca, Maccabi çatırdamaya başladı. İlk 25 dakika boyunca oynadıkları göze hoş gelen, tempolu oyundan eser kalmadı. Fenerbahçe Ülker, yukarıda bahsettiğim beşiyle maçın kontrolünü ele almayı başarsa da farkı açamadı. Skor bir süre 64-61'te takıldı. Kenarda dinlendikten sonra tekrar oyuna dönen Jan Vesely, maçın son bölümüne damga vuracaktı. Enerjisi ve isteğiyle birçok hücum ribaundu alan, takip smaçları vuran Vesely, Fenerbahçe Ülker'in galibiyetini tescilleyen isim oldu. Maccabi Tel Aviv, son çeyrekte sadece 14 sayı atabildi.

Çok stresli geçen bu maç, Fenerbahçe Ülker'in bir ya da iki oyuncu bağımlı bir takım olmadığını gözler önüne serdi. Takımın iki ana skoreri Andrew Goudelock ve Bogdan Bogdanovic'in (kritik basketlerde imzaları olsa da) etkisiz kaldığı bir maçta Nemanja Bjelica ve Jan Vesely ile oyuna tutundu, Emir, Zoric, Kenan ile üstünlüğü ele aldı ve bir kez daha takım halinde kazandı. Jan Vesely maçı 23 sayı (kariyer rekoru), 7 ribaundla tamamlarken Nemanja Bjelica 13 sayı, 12 ribaund, 4 asist,  
3 top çalma ile yine istatistik kağıdını doldurdu. Kenardan gelen Emir Preldzic 5 sayı, 5 asist, 5 top çalma; Luka Zoric de 10 sayı ve 4 ribaundla oynarken, Fenerbahçe, süre alan 10 oyuncusunun tamamından skor bulmayı başardı. Maccabi tarafında Jeremy Pargo 25 sayı, 8 asist; Alex Tyus da 11 sayı, 11 ribaund ve 3 blokla rakibin en iyileriydi. 

Bu maç için, bireysel istatistiklerden çok takım istatistiklerine bakmak, maçı kazandıran faktörleri görebilmek açısından faydalı olacaktır. Özellikle dikkat çekenler pozisyon sayısı, hücum ribaundları ve top çalmalar. Maccabi Tel Aviv, toplamda 54 atış kullanırken, Fenerbahçe Ülker -52'si iki sayılık- tam 71 atış denedi. Fenerbahçe gibi bir takıma, 17 fazla top atma şansı verirseniz, kazanamazsınız. Bu farkı yaratan istatistikler de -Amerikalıların "Hustle Stats" dediği- mücadele istatistikleriydi. Fenerbahçe Ülker 17 hücum ribaundu alırken Maccabi sadece 7 tane alabildi. Fenerbahçe 10 tane top çalarken, Maccabi 4'te kaldı. 10 top çalma, Maccabi'nin 14 top kaybı yaptığını düşünürseniz çok önemli bir rakam. Çünkü bu 14 top kaybının 10'unda geriye dengesiz döndükleri anlamına gelir ve bu da maçın temposunu sizin kontrol etmenizi sağlar. Maçın kilitleri işte bunlardı.

Fenerbahçe Ülker, kötü başladığı maçı enerjisi ve ikinci yarıdaki kararlılığıyla kazanmayı başardı. Koç Zeljko Obradovic, maçı döndüren -kimsenin aklına gelmeyecek- o hamleyi yaparak bir kez daha farkını ortaya koydu. Ancak rahatlamamak gerek. Artık iki takım da birbirlerini daha iyi tanıyor ve ikinci maç için yeni ayarlamalar yapacak, sürprizler hazırlayacaklar. Bu kadar kısa aralıklarla maçların oynandığı serilerde bir takımı 3 kez yenmek gerçekten kolay bir şey değil. İkinci maçta da taraftarın aynı odaklanma ve agresiflikle salonda desteğini göstermesi çok önemli. Çok karakterli, yürekli bir takımımız var ve hayal edilen yerlere ulaşabilmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Bunun keyfini çıkartalım.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Vine'ı çeken @ZeljkObradovic'in emeğine sağlık

22 Mart 2015 Pazar

Fenerbahçe Sirkine Hoşgeldiniz

Gönül isterdi ki Beşiktaş'ı yendiğimiz bir maçtan sonra oturup takımın oynadığı futbolu, puan durumunu, şampiyonluk ihtimalini filan yazayım. Ama öyle şeyler oldu ki, oluyor ki sabrım taştı, derdimi anlatacak birini de bulamadığım için böyle yazıyorum.

Zamanı biraz geri sarıp, bir hafta öncesine gidiyorum ilk olarak. Gençlerbirliği deplasmanında çok etkisiz bir futbol oynayıp mağlup olmuşuz. Haliyle rahatsız olan taraftar da durumun sorumlusu oyuncu, hoca ve -şampiyon hocayı kovup yerine referansı bile olmayan İsmail Kartal'ı getiren- başkanı eleştiriyor. Sosyal medyada, başkanın mamaladığı "paralı köpeklerinden" birkaçı çıkıp, bu eleştirileri yapan taraftarları "ergenlikle" suçluyor, "kulüp üyesi olmadığı için aşağılıyor ve söz hakkı olmadığını" söylüyor. Şimdi burada bir duralım. 3 Temmuz operasyonu sayesinde adını duyurmuş, buradan ekmeklenerek mali olarak güçlenmiş ve kulübe üye olmuş bu beyinsizler, insanların Fenerbahçeliliğini sorgulayacak cüreti kendilerinde buluyorsa, burada bir problem var. "Başkanı eleştireceksen, kongre üyesi olacaksın, gelip kongrede konuşacaksın" diyen köpek, Çağlayan'da biber gazı yiyen, Metris'te coplanan, Saraçoğlu'nda maç sonu statta polis şiddetine maruz kalan, yediği-içtiğinden arttırıp kulübe destek olanların hepsi kongre üyesi mi? Değiller. Ama Galatasaray maçında Okul Açık'a bilet alabilenler sadece kongre üyeleri ve yakınlarıydı. Hani ceza almamıza sebep olanlar var ya, hepsi sizdendi işte. Halbuki "Kulübe zarar verecek kişiler oraya gelemesin" diye sadece size verildi o biletler. İsterseniz gelin bunu konuşalım.

Kaseti hafta sonuna saralım şimdi. Beşiktaş maçının ilk yarısı.. Devrenin ortalarına doğru Emenike %100'lük bir gol pozisyonu yakalıyor, her zamanki gibi vasat oyuncuların dahi atabileceği bir golü kaçırıyor. Bunun üzerine zaten sabrı kalmayan tribündeki taraftar, Emenike'yi ıslıklayarak protesto ediyor. Burada duralım. Her taraftar maç izlerken heyecanlanır. Ancak tribüne giden herkes bilir ki statta izlenirken o heyecan üç-dört katına çıkar, nabız saçma seviyelere gelir. Üzüntü de sevinç de öfke de uçlarda yaşanır tribünde. Bir taraftarı en çok kahreden şeylerden biri -bence birincisi- de takımının net bir gol pozisyonunu harcamasıdır. Anlık tepki küfürleri edilir, sonrasında da maça dönülür. Ancak Emenike konusunda insanlar -haklı olarak- o kadar doldu ki artık ona tepki vermek istediler. Ve ıslıkladılar. Sezonun Fenerbahçe adına kaderini belirleyecek bir maçta taraftarın bir oyuncuyu ıslıklaması doğru bulunmayabilir. Ama kimse o insanlara bunu yaptığı için de kızamaz, çünkü haklarıdır ve Emenike bunu çok daha önceden hak etmiştir. Kaseti oynatmaya devam edelim: Taraftarın tepkisine sinirlenen Emenike, önce kenara hararetli hararetli "Beni değiştirin" diyor, tepkiler devam edince de etrafına bağıra çağıra "formasını çıkarıyor" ve saha kenarına geliyor. Burada yine duralım. Senede bilmem kaç milyon Euro kazanıp, taraftara saygısızlık edip, her maça banko ilk 11 başlayıp, tribündeki her taraftarın -sadece erkekler değil, kadınlar da dahil- atabileceği golleri kaçırıp, Fenerbahçe formasıyla sadece 4 gol atacaksın ama protesto edilmeyeceksin öyle mi? Ulan bu kadar dokunulmazlık bu ülkenin milletvekillerinde bile yok. Kimsin sen ya? Anlat bana, ne vasfın var, ne başardın da bugüne kadar bu muameleyi hak etmediğini düşünüyorsun? Hangi mesleği yaparsan yap, işinde başarısızsan eğer patrondan fırçayı da yersin, müşterinin protestosuna da maruz kalırsın. Kulağını tıkayıp, işine konsantre olacaksın. "O statta daha önce Alex De Souza ıslıklandı be Alex De Souza!!" Bu kulübün tarihine geçmiş, takımı yıllarca sırtında taşımış, kupalar kazandırmış Alex De Souza.. O adam kafasını sağa sola bile sallamamışken sen kimsin!

Kaseti oynatmaya devam ediyorum: Emenike soyunma odasına doğru gidiyor. Fenerbahçe teknik direktörü İsmail Kartal, Emenike'yi sahaya dönmeye ikna etme derdinde. Oyuncuyu durdurup tekrar sahaya gönderiyor. Duralım. Fenerbahçe'nin büyüklüğünü, armanın kıymetini, o formanın değerini bilen bir teknik direktörün yapması gereken, Emenike'yi hak ettiği gibi "haşladıktan" sonra formayı elinden alıp kovmaktır. Koskoca Fenerbahçe, Emenike'ye muhtaç değildir. Taraftara ve formaya böyle büyük bir saygısızlık yapmış oyuncuya bir daha o forma verilmez. O forma için ölecek insanların olduğunu bile bile Emenike'yi tekrar oyuna gönderen İsmail Kartal da taraftara ve formaya saygısızlık etmiştir. Ayrıca Emenike, kenarda kendisini cezalandıracak bir otoritenin olmadığının farkında ve bu da direk İsmail Kartal'ın vasıfsızlığıdır. Fenerbahçe büyüklüğünde bir takım, teknik-taktik bilgi bir kenara, böylesine otorite zaafları gösteren bir kişiye emanet edilemez.

Maçın ikinci yarısının hemen başına gidelim. Dirk Kuyt girdiği bir ikili mücadele sonrası sakatlanıyor ve maça devam edemiyor. İsmail Kartal, Bekir'i çağırıyor oyuna sokmak için. Daha sonra kenara gelen kaptan Emre bir şeyler söylüyor, karar değişiyor, oyuna Diego giriyor. Bu komedinin ne tarafından başlasam vallahi bilemedim. Kazanmak zorunda olduğun maçın son değişikliğinde Bekir'i oyuna sokup sağ kanadı Bekir-Topuz yapmayı düşünmesinden mi yoksa Diego'nun oyuna girmesi için Emre'nin devreye girmek zorunda olmasından mı? Rezillik yeterince ortada sanırım, fazla irdelemeye de gerek yok.

Bu arada kenardan gelip yine takımı ipten alan Pierre Webo'dan bahsetmek lazım. Emenike'nin belki de babası yaşında olmasına rağmen iş ahlakı ve becerileriyle formayı sonuna kadar hak eden ancak bir türlü ilk 11'de şans bulamayan Pierre Webo.. Tıpkı Galatasaray maçında olduğu gibi ileri şişirilen saçma sapan bir topu önce kontrol edip, Moussa Sow'a şahane bir asist yaparak maçı kazandırmıştır. Umuyorum ki bundan böyle hak ettiği yere gelir ve örnek olur.

Hızlıca maçın sonuna saralım kaseti. İsmail Kartal'ın basın toplantısı.. Maç değerlendirmesi yaparken, Emenike konusuna değiniyor ve şunları söylüyor: "Emenike, çok duygusal bir çocuk. Gol atmayı çok istiyor. Taraftarımızın biraz daha hoşgörülü olmasını istiyorum. Çok duygusal, çok iyi bir çocuk"
Haydaa... Daha neyin hoşgörüsü be adam! "Çok duygusal bir çocukmuş". Neyin çocuğu ya ciddi paralar kazanan bir profesyonel hakkında onu şirin göstermek için bu lafları kullanarak bizi salak yerine koymak ne demek! "Gol atmayı çok istiyor". Sadece istemek yetiyorsa o zaman ben oynayayım birader Fenerbahçe'de santrafor. Emenike'nin benden daha fazla gol atmak istemesi mümkün değil. Hem ben para da istemem, Fenerbahçe'nin başarısı bana yeter. Bu ne demek ya!

Devam ediyor basın toplantısı.. Bir gazeteci, İsmail beye soruyor: "Emenike, devre arasında stadı terk etti, maçın bitmesini beklemedi. Sizin izninizle mi gitti?" İşte beni en çok dehşete düşüren bu cevap oldu: "Emenike çok üzgündü, çok duygusal bir çocuk. Biz onun yerine moral olarak daha zinde bir Webo'yu almayı düşündük. O da stattan gitmiş. Kalır, gider kendi kararıdır, benim iznim gerekmez."

Yahu sen X üniversitenin özel güvenlik görevlisi misin? Ne demek "benim iznim gerekmez"?  Bundan sonra her isteyen bir bahane göstererek oyundan çıktıktan sonra kafasına göre çekip gidebilecek mi? İş arkadaşlarınızla toplanıp halı saha maçı mı yapıyorsunuz arkadaşım? Bir hiyerarşi, uyulması gereken kurallar, disiplin filan hiç mi bir şey yok bu takımda? İyice sirke çevirmişsiniz kulübü o zaman. Emenike dediğin kimdir ya? Onun kadar idman yapıp forma şansı bulsam, sol tarafımda Caner Erkin, sağ tarafımda Gökhan Gönül olsa yemin ediyorum Emenike'nin attığı kadar gol (4 tanecik he) atarım. Eğer atamazsam bacağımı kesin, bu kadar da iddialı konuşuyorum.

Koca Fenerbahçe ne hale geldi be..
10 puan farkla şampiyon olan hoca kovulur, özel hayatı "servis edilen haberlerle" saldırıya uğrar, yerine kukladan bozma eski bir futbolcu gelir.
Kovulan teknik direktörü kötü göstermek için sesi kaydedilir, sızdırılır, "kimin yaptığı dahi bulunmaz"
Tavırları yüzünden Alex De Souza takımdan gönderilir, Emenike için hoşgörü istenir
-Ki aynı Alex kulüpten ayrıldığında "Kimse Fenerbahçe'den büyük değildir" diyen başkan hala görevdedir.
Kulübün başkanı istediği tribüne istediği taraftarı alır, istemediğini almaz. Gerekirse kombine iptal eder.
"Fenerbahçe halkın takımıdır" denir, ülkenin en pahalı formalarına öğrenci indirimi bile yapılmaz
"Fenerbahçe halkın takımıdır" denir, kulüp üyesi olmayanlar yönetimi eleştirme hakkına dahi sahip değildir.
Kusura bakmayın ama eğer bu hale geldiyse, -Çok sevilen başkanınız Aziz Yıldırım'dan alıntı yapıyorum- "Sikerim böyle Fenerbahçe'yi." Bu böyle gitmez.

13 Mart 2015 Cuma

Olympiakos - Fenerbahçe Maç Önü

Fenerbahçe Ülker, CSKA Moskova deplasmanında aldığı galibiyetle, Son 8'e kalmayı büyük ölçüde garantilediği gibi saha avantajını alabilmek için de çok önemli bir adım atmıştı. Bu galibiyetin üzerine sahasında, önemli eksikleri olan Nizhny Novgorod'u da rahat geçen Fenerbahçe, grubu ilk iki sırada -belki de lider olarak- bitirmek için kader maçına Olympiakos deplasmanında çıkacak. Bana göre Euroleague'in en zor deplasmanında Fenerbahçe'yi nelerin beklediğini, Olympiakos'un artı ve eksilerini şöyle bir gözden geçirelim.

1- Neden Pire En Zor Deplasman?

Olympiakos'u deplasmanda devirmek gerçekten çok zor bir iş. CSKA Moskova'yı deplasmanda yenmekten bile daha zor bir iş. "Neden? Bütçeleri daha yüksek olduğu, kadrolarında daha fazla yıldız bulunduğu için mi? Koçları daha iyi olduğu için mi?" Hayır, hayır ve hayır. CSKA Moskova'ya kıyasla daha küçük -küçük dediğime bakma, CSKA'nın bütçe çok yüksek- bir bütçe ve daha mütevazi bir kadroya sahip Olympiakos. Koçlarını  kıyaslamaya bile gerek yok. Lakin Olympiakos taraftarının salonda yarattığı atmosfer, hakemi ve rakibi baskı altına alabilme yeteneği inanılmaz seviyede. Moskova deplasmanında seyirci baskısı diye bir şey düşünmenize gerek yok, ama Olympiakos söz konusu olduğunda bu, büyük bir etken haline geliyor. Salonun ve taraftarın etkisini ileride daha da açacağım. Kadrolarına gelince, birbiriyle oynamaya alışmış, Avrupa'nın -bana göre- en iyi oyuncusunun etrafına, oyun aklı gelişmiş, ağır iş yapmaktan kaçınmayan oyuncular eklenerek kurulmuş, sert bir takım Olympiakos. İç sahada bu sertlik çok farklı seviyelere çıkabiliyor ve takım ekstra bir özgüvenle oynuyor.

Bu görüşü istatistikî verilerle desteklemek gerekirse: "Olympiakos, sahasında son mağlubiyetini bugünden tam 1 yıl + 1 hafta önce aldı. 6 Mart 2014 tarihinde Emporio Armani Milano'ya 88-86 kaybettikleri günden beri iç sahada bilekleri bükülmüyor. O maçla ilgili en önemli detay da takımın lideri Vassilis Spanoulis'in sakatlığı sebebiyle oynamamasıydı. V-Span olmamasına rağmen çok zor yenilmişlerdi. Spanoulis'in sahada olduğu maçlarda Olympiakos'un evinde aldığı son mağlubiyet, 16 Ocak 2014 tarihindeki Barcelona maçı."

2- Bu Maç, İki Takım İçin Ne İfade Ediyor

Gruptaki sıralamayı, galibiyet sayılarını verelim önce:


Yukarıda görüldüğü üzere Son 8'e saha avantajıyla gidebilmek için Fenerbahçe'nin pek hata lüksü yok. Moskova deplasmanında ikili averajı da elde eden Fenerbahçe, CSKA ile aynı sayıda galibiyetle Top 16'yı tamamlarsa, saha avantajıyla adını Son 8'e yazdıracak. Öte yandan, bu akşam alınacak herhangi bir galibiyet, grup liderliği için de Fenerbahçe'nin önünü açabilir. 

Olympiakos için de hedef maç. Çünkü bu akşam Fenerbahçe karşısında alacakları bir galibiyet, grupta fişi çekmelerini ve liderliği büyük ölçüde garantilemelerini sağlayacak. Moskova deplasmanında CSKAya kaybetseler bile, bu akşam alacakları galibiyet, onları CSKA'nın üzerinde tutacak. Kısacası iki takım için de mutlaka kazanılması gereken bir karşılaşma olacak.

Gelelim inceden maç içi detaylara..

Saha Avantajı

Olympiakos, iç saha maçlarını 14.776 kapasiteli "Barış Ve Dostluk Salonu'nda" oynuyor. Salonun ismiyle ironik olarak maçlarda her şey olsa bile barış ve dostluğa pek rastlanmıyor. Basketbolu çok iyi bilen, hakemleri ve rakip takımı baskı altına almak konusunda çok başarılı, ateşli ve agresif bir taraftar topluluğu salonu dolduracak. Maçın biletleri salı günü öğle saatlerinde tükendi. Her önemli maçta yaptıkları gibi bu akşam da maçın gidişatı sırasında faktör olacaklar. Hakemler, büyük olasılıkla ortada görünen pozisyonların tamamında ev sahibi lehine karar verecek. Bu avantajın farkında olan Olympiakoslu oyuncular, iç sahada savunma yaparken sertliğin sınırlarını ciddi derecede zorlamayı ihmal etmiyorlar. Hücum tarafında da küçük temasları bile göstererek rakibe faul aldırıp, bol bol serbest atış çizgisine gidebiliyorlar. Fenerbahçeli oyuncuların bu durumun farkında olması, buna göre oynaması ve en önemlisi kafayı tamamen hakemlere takmaması gerekiyor. Buraya yazmak kadar kolay değil bunu yapabilmek elbette. Hücum ederken rakip sizi "döverken" çalınmayan fauller, rakibiniz hücum ederken en ufak temasta cırt cırt çalındığında normal olarak sinirlenirsiniz. Ancak bu da mental bir sınav ve bu tip şeylere rağmen oyun konsantrasyonunu korumak gerek.

Yukarıda bahsettiğim faul çalma olayını istatistiki veriyle desteklemek gerekirse: "Olympiakos, Top 16'da oynadığı 4 iç saha maçında rakiplerine tam 92 faul yaptırdı. Maç başına 23 faule tekabül eder (Malaga'nın ardından lig ikincisi) ki bu hayli yüksek rakam. Yine iç sahada maç başına tam 24 kez serbest atış çizgisine gidiyorlar (Malaga ve CSKA'nın hemen arkasından üçüncü sıradalar). Dolayısıyla Fenerbahçe'nin "temiz savunma" yapması gerekiyor. Hem kendi oyuncularının faul problemine girmemesi hem de rakibin sıkıştığında kolay sayılar bulmaması için.. Sert savunma yapmalarına rağmen Olympiakos'a 4 iç saha maçında aleyhine 81 faul çalınmış ki izleyenler bilir, resmen dövüyorlar, çalınan kadar çalınmayan faulleri de var.

Rakibe Göre Sistemde Esneklik

Olympiakos'un, -Ivkovic zamanından kalma- Spanoulis etrafında oynadığı belli bir sistemi var. Ancak "Rakipler bana önlem alsın, ben kendi oyunumu oynarım" kibrine kapılan bir takım değil. Rakiplerinin zaaflarına göre oyunlarında belli değişiklikler yapabilen bir ekip. O yüzden ne yapacaklarını tam anlamıyla öngörmek de bazen zor olabiliyor. Fenerbahçe Ülker'e karşı Tremmel Darden'ı çembere yakın kullanmaya çalışacaklarını düşünüyorum. Daha önce Mindaugas Kuzminskas, Stratos Perperoglou, DeShaun Thomas gibi fizikli, sırtı dönük hücum edebilen kısa-forvetlerin Fenerbahçe'ye çok büyük problem yarattığının farkındadırlar. Darden da aynı sorunları yaşatabilecek meziyetlere sahip. Dolayısıyla Zeljko Obradovic'in buna bir çözüm düşünmesi gerekecektir.

Olympiakos, Euroleague'in en çok hücum ribaundu yapan takımlarından biri değil. Top 16'da maç başına 10 hücum ribaundu ortalamasıyla 10. sıradalar. Fastbreak yememek, dengesiz yakalanmamak için kullandıkları atışlardan sonra hücum ribaundunu topluca zorlamak yerine geriye iyi koşmayı, garanticiliği tercih ediyorlar. Ancak bu maç özelinde tam tersini yapmalarını, hücum ribaundlarını kalabalık şekilde kovalamalarını bekliyorum. Bunun en önemli sebebi, Fenerbahçe'nin maçın büyük çoğunluğunu pivotsuz oynaması. Nemanja Bjelica bu sezon çok iyi bir ribaundçuya dönüşmüş, Jan Vesely de çok atlet bir oyuncu olsa da -İstanbul'da kaybedilen CSKA Moskova maçını hatırlayın- savunma ribaundu almak konusunda zaman zaman problem yaşayabiliyor. Bunu avantaja dönüştürebilmek için Bryant Dunston/Othello Hunter, zayıf taraftan Darden ve Printezis ile hücum ribaundlarına agresif şekilde girebilirler. Bu strateji aynı zamanda Fenerbahçe'nin net ribaund almasını engellemeye ve maç içinde tempo bulmasına izin vermemeye de yol açabilir. Fenerbahçe Ülker'in takım halinde box out yapmaya, tüm oyuncularıyla ribaundlara konsantre olmaya özen göstermesi gerekir.

Andrew Goudelock

Goudelock'ı uzun uzun anlatmayacağım. Yaratıcı oyuncu rolünde değil, saf bitirici rolünde kullanıldığında daha verimli olduğunu zaten herkes biliyor. Ancak üzerine çok rahat ikili sıkıştırma çekebildiği için koç Obradovic, bunu bir silah olarak kullanmayı istiyor. Aslında kötü bir plan değil, rakip savunmanın dengesini bozmanın en kolay yollarından birisi, bir oyuncunun üzerine ikili sıkıştırma çekmek ve topu oradan doğru zamanda çıkartarak rakip savunmayı arkada eksik yakalamaktır. Bunun en yakın örneklerinden birisi Spanoulis. Ancak Goudelock'ın oyun olgunluğu da oyun görüşü de o seviyenin uzağında. Dolayısıyla Fenerbahçe için hem bir fırsat hem de bir risk oluşturuyor. Fenerbahçe'nin Malaga deplasmanında kazandığı maçı gözünüzün önüne getirirseniz, Goudelock'ın üçüncü çeyrekte yukarıda söylediğim şeyi çok iyi yaptığını ve o galibiyetin mimarı olduğunu hatırlarsınız. Aynı konsantrasyonla aynı doğru kararları verebilmesi bu akşam çok önemli. Umarım Olympiakos'un ümitlerini boşa çıkartacak performansı gösterir. Tabi ki bunu yaparken oyunun tamamen Goudelock'ın üzerine kalmamasına dikkat etmek de gerek. Öyle olduğunda görüldü ki set temposu çok aşağılara inip, diğer oyuncuların savunma azmini de olumsuz yönde etkiliyor. Olympiakos, geçmişte zorlandığı maçları hesaba katarak Goudelock'ın üzerine böyle baskılı, tuzaklı bir savunma uygulayacaktır. Belki de maçın kilidi Goudelock'ın bu savunmaya nasıl reaksiyon vereceği olacak.

Pivotlar

Fenerbahçe Ülker, İstanbul'da Olympiakos'a kaybederken 3 pivotu Oğuz Savaş, Luka Zoric ve Semih Erden'den neredeyse hiç katkı alamamıştı. Jan Vesely pivot pozisyonunda enerjisi, iyi niyeti ve atletizmiyle önemli işler yapsa da Othello Hunter, Bryant Dunston gibi güçlü ve atlet pivotlara karşı yıpranacak ve zorlanacaktır. Bu maçta Fenerbahçe'nin pivotlarından -en azından maçın belli bölümlerinde- katkı alabilmesi çok önemli. Luka Zoric sakatlığı nedeniyle süre almayabilir. Oğuz Savaş ve Semih Erden en azından işin savunma tarafında Hunter/Dunston ile boğuşup, boyalı alanı kapatma konusunda katkı vermeliler. Bjelica-Vesely ikilisinin 32+ dakika bu yükü sırtlaması Fenerbahçe adına sağlıksız olur. 

Topa Baskıya Karşı Penetre

Olympiakos, topa baskı yapacak. Bu kaçınılmaz bir gerçek. Ele-kola vurulan pozisyonlarda çok aleyhlerine kolay düdük çalınmayacağını bildikleri için de kısalara çok yakın oynayıp, top çalmasalar bile olabildiğince bozmayı, Fenerbahçe'yi sete geç başlatmayı deneyecekler. Bogdan Bogdanovic ve Ricky Hickman, deliciliği olan kısalar. O agresif baskı yapılırken topu savunmacının yanına vurup potaya kadar gidebilirlerse, bu savunmayı cezalandırabilirler. Kısaların penetre ile boyalı alana girebilmesi zaten her anlamda avantaj getirirken, Fenerbahçe gibi net bir çember altı skoreri -Oğuz Savaş'ın dakikaları sınırlı kabul edilerek- olmayan bir takım için çok daha kıymetlidir. Bu akşam ikili oyunların işlememesi durumunda tamamen dış şutlara kalmamak için penetrelere çok ihtiyaç olacak.

Spanoulis Savunması ve Yan Parçalar

Olympiakos'u başarılı kılan özelliği, skoru takıma iyi yayabilmesi. Takımın hücum lideri Spanoulis, gerektiğinde kendi skoruyla takımını taşıyabilmesinin yanında, savunmanın ilgisini tamamen üzerinde toplayıp takım arkadaşlarına müsait pozisyonlar da hazırlayabilen bir oyuncu. Zaten bu yüzden özel oyuncu. Matthew Lojeski, Giorgos Printezis, Othello Hunter, Kostas Sloukas, Oliver LaFayette gibi oyunculardan gelen ekstra skorlar Olympiakos için çok önem taşıyor. 65-72 sayı aralığında tutmak için, bu ekstra skorları limitlemek gerekir. Şahsen ben oyunun tamamiyle Spanoulis'in üzerine kalmasına razıyım. Spanoulis 30 sayı atsa bile sadece 1-2 asist ve 5-6 top kaybıyla oynasa, etrafındakileri oyunun içine sokamasa 65-72 aralığında tutmak daha kolay olur. Bu yüzden yan parçalar olarak bahsettiğim oyuncuların savunmasına da çok iyi konsantre olmak şart. 

Çok zorlu bir atmosferde, birbiriyle oynamaya alışmış, maça ciddi motive olmuş iyi bir takımla karşılaşacağız. Euroleague'in en zor deplasmanına gidiliyor olsa da Fenerbahçe Ülker'in bu yıl Euroleague'in en başarılı deplasman takımı olması, takımın toplam yetenek seviyesi ve tabi ki Zeljko Obradovic'in tecrübesi hesaba katıldığında galibiyet imkansız değil. Bu akşam alınacak olası bir galibiyet, saha avantajı ve Final Four adına dev bir adım olur. Hepimize başarılar, şimdiden gazamız mübarek olsun