NBA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
NBA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
9 Temmuz 2013 Salı
Big O
Efsanelere Saygı Köşesi'ne, canlı olmasa da sonradan izlediğim maçları, hakkında okuduklarım, oyun stili ve hayat hikayesiyle büyük saygı ve sempati duyduğum Oscar Robertson ile başlamak istedim. Robertson, kendisine karşı mücadele eden oyuncu ve koçlardan hak ettiği övgüyü alsa da medya ve günümüz basketbol izleyicisi için uzun süre geri planda kalmış, çok çok özel bir oyuncu.
24 Kasım 1938'de Charlotte, Tennessee'de dünyaya gelen Oscar Robertson, ailesiyle birlikte Indiana'ya tecir ettirildi. O dönem, Amerika Birleşik Devletleri'nde ırkçılığın yoğun yaşandığı ve siyahların belli bölgelerde inşa edilen gecekondu tarzı evlerde yaşamaya zorlandığı bir zamandı. Yaşamlarına Indiana'da devam eden Robertson ailesi, bekar anne Mazel Robertson'ın iki işte birden çalışmasıyla geçimini sağlayabiliyordu. Ekonomik olarak çok kötü şartlarda büyüyen Oscar, basketbola, tenis toplarını pota benzeri sepetlere atarak başladı. Beladan uzak durmak için yönelebileceği bir mecra arayan Robertson için basketbol adeta tek yöndü. Çünkü o zamanlarda basketbol, "fakir çocukların oyunu" olarak nitelendiriliyor ve oynamak için sadece bir top ve yukarı asılmış bir çember bulmanız yetiyordu.
Lise çağına geldiğinde, sadece siyahların okuduğu Crispus Attucks High School'a katıldı. Burada geçirdiği ilk yılda, henüz 15 yaşındayken basketbol yetenekleriyle takıma girebileceğini gösterdi. Bir sonraki yılda (1954) çok yönlü oyunuyla takımın en iyi oyuncusu olarak sivrilen Oscar Robertson, takımını Eyalet Turnuvası'nın çeyrek finaline kadar taşıdı. Irkçılık belası yine karşısına çıkacaktı. Oscar, restoranlarda beyazlarla aynı yerde oturamamaktan, tuvaleti kullanamamaktan, otobüse bindiğinde en arkaya oturmak zorunda kalmaktan nefret ediyordu. Ancak en kötüsü, lise takımında basketbol oynarken başına gelecekti. Yaşıtlarına göre çok iyi olduğu için, bazı takımlara karşı oynayacakları maçlardan önce sahaya çıkmaması için ölüm tehditleri alıyordu. Tamamen siyahlardan oluşan bir takımın, beyaz basketbolcuları yenmesini istemeyen bir toplumla karşı karşıyaydı. Hissettiği korku ve baskı çok yüksekti. Yine de oynamaya devam etti. Maçları yayınlayan yerel radyo ve televizyonların spikerleri, Oscar'ın ismini telaffuz etmiyorlardı. "Seni burada istemiyoruz." mesajına rağmen Robertson, bunun kendisini rahatsız etmediğini, aksine daha da odaklanarak oynamasını sağladığını söylüyor.
1955 yılında, tüm olumsuzluklara rağmen Crispus Attucks, Indiana Eyalet Şampiyonu olur. Bu, tamamen siyahlardan oluşan bir takımın kazandığı ilk eyalet şampiyonluğu'dur. Eyalet genelinde bunun sadece bir tesadüf olduğu yansıtılmaya çalışılsa da Attucks, bir sonraki sezon tek maç dahi kaybetmeden bir kez daha eyalet şampiyonluğuna uzanır ve dikkatleri tamamen üzerine çeker. Takımın yıldızı Oscar Robertson, çoktan üniversite koçlarının radarına girmiştir.
Kolej kariyerini Indiana Üniversitesi'nde geçirmeyi çok ister. Oradaki yetkililerle görüşmek için kampüse gider. Basketbol takımının koçunun, kendisine çok kaba davranması ve ırkçı tavırlar takınması sebebiyle Indiana hayallerinin anında üzerini çizer. Davet aldığı Cincinnati Üniversitesi'ne katılmaya karar verir. Cincinnati Bearcats tarihinin ilk siyahi oyuncusu olan Oscar Robertson, yeteneklerini her geçen gün geliştirerek durdurulamaz bir oyuncuya dönüşür. Cincinnati'de geçirdiği 3 yıl boyunca 33.8 sayı ortalaması yakalayan, her 3 yılda da NCAA'in sayı kralı olan, Yılın Kolej Oyuncusu olan Robertson, takımını 3 sezonun ardından 79 galibiyet, 9 mağlubiyet gibi inanılmaz bir galibiyet/mağlubiyet oranına getirir. Son iki yıl Final Four oynamalarına karşın, 3 yıl boyunca aldıkları 9 mağlubiyetin 2'si finallerde gelince, Bearcats'te Oscar Robertson dönemi şampiyonluksuz kapandı. Ancak Robertson arkasında 14 NCAA, 19 da takım rekoru bıraktı. Koleji bıraktığında NCAA tarihinin en skorer oyuncusu unvanını aldı ve 1970 yılında Pete Maravich onu geçene kadar hiçbir oyuncu ona yaklaşamadı.
Sadece saha içine ve rakamlara bakıldığında Oscar Robertson'ın kolej kariyeri toz pembe gözükebilir. Ancak gerçek tamamen farklıdır. Irkçılık hala büyük bir problemdir ve dozu artarak devam etmektedir. Bir maçın ardından Oscar, üzerini değiştirmek için soyunma odasındaki dolabına gider, açar ve kıyafetlerinin üzerinde siyeh bir kediyle karşılaşır. Koçu ve takım arkadaşlarından destek görmesine rağmen, bu aşağılayıcı hadise tekrarlanmaya devam eder. Çok daha kötüsü, takımın Houston'da oynayacağı bir deplasman maçından önce gerçekleşir. 1957-1960 yılları arasında Cincinnati Bearcats forması giyen Oscar'ın takım arkadaşı Ralph Davis, olayı şöyle anlatıyor:
"Houston'da bir otelde geceyi geçirecektik. Otel, Oscar'ı içeri almayı reddetti. Biz, takım arkadaşları olarak Oscar'la aynı yerde geceyi geçirmek istediğimizi söyledik. Ama koç buna izin vermedi. 'Biz, Oscar'la ilgileneceğiz. Siz odalarınıza geçin' dedi ve onu başka bir yere götürdü."
Oscar, yaşanan bu olay üzerine psikolojik olarak çöküntüye uğradı. Fazlasıyla üzgün ve kızgındı. Koç ve takım arkadaşlarının, onun başka bir yerde kalmasına izin vermeleri Oscar'ı büyük hayal kırıklığına uğratmıştı. Yıllar sonra Robertson, neler hissettiğini samimi bir şekilde anlattı:
"Bir daha eskisi hissetmedim. Bir ikisi dışında oyuncularla aram çok bozulmadı. Ama hiç eskisi olmadı. O insanlara bir daha asla 'takımım' diyemedim. Basketbolu bırakmayı düşündüm. Çünkü bu tip saldırılar hiç bitmeyecekti ve sabrım azalıyordu. Gün gelip, birinin beni öldürmesinden ya da benim birini öldürmemden çekiniyordum."
Bu olaydan sonra Oscar, çok içine kapanık ve negatif bir insana dönüştü. Çok az iletişim kuruyor, insanlara sevgiyle yaklaşmıyordu. Giderek daha huysuz ve agresif bir kişi olmaya başlamıştı. Bırakmayı ciddi ciddi düşünse de basketbola olan sevgisi ve kazanması muhtemel büyük parayı da düşünerek oyunun içinde kalmaya devam etti.
Mezun olduktan sonra, 1960 Roma Olimpiyatları'nda altın madalya kazanan Birleşik Devletler takımının bir parçasıydı. O takım, gelmiş geçmiş en iyi amatör basketbol takımı olarak nitelendirilir. Oscar Robertson, ileride NBA efsaneleri arasına katılacak olan Jerry West ile birlikte takımın kaptanıydı. Oynadıkları 9 maçın hepsini kazandılar ve rakiplerine maç başına 42.4 sayı fark attılar. Oscar Robertson, o takımda kısa forvet olarak görev yaptı ve bir diğer NBA efsanesi Jerry Lucas ile birlikte takımın en skorer oyuncusu oldu. (1960 Roma Olimpiyatları'na giden 12 amatör oyuncunun 10 tanesi NBA'de profesyonel kariyer yaptı ve içlerinden 3 oyuncu Şöhretler Müzesi'ne (Hall Of Fame) girme onuruna erişti: Oscar Robertson, Jerry West ve Walt Bellamy)
Oscar Robertson, 1960 NBA Draft'ında Cincinnati Royals tarafından seçildi ve NBA kariyerine adım attı. Royals'tan çaylak sezonu için 33 bin dolar(O zaman için iyi para) kazanan Robertson, basketbol topu alamayacak kadar fakir olduğu günleri gerisinde bırakmıştı. Ancak yaşadıkları sebebiyle negatif şekillenen kişiliği, onu sahada ve saha dışında -kibar tabiriyle- sevimsiz bir insan yapmıştı. İnsan ilişkileri nasıl olursa olsun, Oscar Robertson ilk sezonundan itibaren ligi domine etmeye başladı. Oyunkurucu, şutör-guard ve kısa-forvet pozisyonlarında oynayabilen Robertson, oyunun her alanına katkı vererek, daha önce az görülmüş rakamlara ulaştı. Henüz çaylak sezonunda "30.5 sayı, 10.1 ribaund, 9.7 asist" gibi inanılmaz ortalamalar yakalayan Oscar Robertson, Yılın Çaylağı Ödülü'nü kazandı ve NBA'in En İyi 5'ine seçildi. Takımı Royals playoffların dışında kalsa da yanında yetenekleri sınırlı bir kadro olduğu için bireysel performansı daha ön plana çıktı.
1961-1962 sezonunda Robertson, sezon boyunca "30.8 sayı, 12.5 ribaund, 11.4 asist" ortalamaları tutturarak, NBA tarihinde bir sezonu triple double ortalamayla tamamlayan ilk oyuncu unvanının sahibi oldu ve "Big O" lakabını akıllara kazıdı. (Günümüzde hala bu başarıya erişmiş ikinci bir oyuncu bulunmamaktadır.). Aynı sezon Cincinnati Royals Doğu Konferansı Finali'ne yükselse de Bill Russel'lı Boston Celtics'e 7 maç sonunda boyun eğdi.
1963-64 sezonunda Big O, yanında ilk kez şampiyonluk adayı olabilecek kalibrede bir takım buldu. Yeni eklemelerle galibiyet yüzdesini iyice arttıran ve Doğu 2.'si olan Royals'ta Oscar Robertson 31.4 sayı, 9.9 ribaund ve 11 asist ortalamaları yakaladı ve ikinci kez sezonu triple double'la bitirmenin kıyısından döndü. Akıl almaz rakamlarına rağmen Big O, topla çok fazla oynadığı ve yer yer takım arkadaşları hiç yokmuş gibi oynadığı gerekçesiyle eleştirilere maruz kalsa da yaptıkları, bu seslerin yükselmesine izin vermedi. Bu sezonda MVP Ödülü'nü alan Robertson, 1960-1968 arasında Bill Russel ve Wilt Chamberlain dışında MVP seçilen tek oyuncu oldu. Playofflarda ilk turda Philadelphia 76ers'ı geçen Royals, bir sonraki turda Boston Celtics'e 4-1 kaybetti ve yine hüsranla sezonu noktaladı.
Bu noktadan itibaren Oscar'ın topa gereğinden fazla hükmettiğine yönelik eleştriler, daha yüksek sesle dile getirilmeye başladı. Royals'ın ancak takım oyunuyla şampiyonluğa uzanabileceği konuşuluyordu. Big O ise takıın buna ihtiyacı olduğunu, onun sorumluluk alması durumunda takımın yaratıcılık konusunda sıkıntı yaşayacağı görüşündeydi. Başarıda hak ettiği övgüyü alamadığından ve başarısızlıkta da hak etmediği kadar ağır eleştirildiği konusunda şikayetçiydi. Cincinnati Royals yönetimi, takım basketbolu tezini kabullendi ve takımın başına Boston Celtics'in efsane oyunkurucusu Bob Cousy'i getirdi. Cousy'nin istediği, daha hızlı bir basketboldu ve topun Robertson'ın elinde fazla kalmaması için aşırı çaba içindeydi. Bu tavrı, ikili arasında fikir ayrılıklarına ve uzaklaşmaya yol açtı.
Cousy yönetiminde Cincinnati Royals, önceki dönemini arar oldu. Başarıları giderek düşmeye başladı. Çok başarılı bir oyunculuk kariyerinin ardından koçluğa gelen Bob Cousy, yıldız egosuna sahipti. Ve bu takımın saha içinde bir koçu zaten vardı. Çok geçmeden Bob Cousy ve Oscar Robertson arasında problemler yaşanmaya başladı.1969-1970 sezonunda üst üste 6. kez playoffların dışında kalma tehlikesiyle baş başa kalan Royals'ta şok bir gelişme yaşandı. 41 yaşındaki koç Bob Cousy, kendisini aktive etti ve sezonun kalan 7 maçında takımın oyunkurucusu olarak sahaya çıkma kararı aldı. Oscar Robertson'ı iki numara pozisyonuna kaydıran ve topla daha az buluşturan Cousy, yine başarı elde edemedi. Bu gelişmenin ardından kafalarda soru işareti olarak duran "Cousy, Big O'yu kıskanıyor mu" konusu, netlik kazanmış da oldu. Yıllar sonra Robertson'ın takım arkadaşları, kendilerinin de bu durumu sezdiğini ve bir kıskançlık olduğuna inandıklarını dile getirdi.
1970 sezonunun bitiminde, Oscar Robertson, Milwaukee Bucks'a takas edildi. Bu takas tüm ülkede büyük yankı uyandırdı. Sadece ligin en iyi oyuncularından Oscar Robertson başka bir takıma gitmemişti: "Big O, Kareem Abdul Jabbar'ın takımına gitmişti." Takas, kamuoyunu ikiye böldü. Bir kesim böyle iki oyuncuyu bünyesinde bulunduran Bucks'ın çok güçleneceğine inanıyor, diğer bir kesim de bu ikilinin saha içinde verimli bir ortaklık kuramayacağını düşünüyordu. Medyada uzun süre bu konuşuldu. Gelin bu ikilinin nasıl çalıştığını Kareem Abdul Jabbar'ın sözleriyle analiz edelim:
"Oscar, benim pick & roll'lerde iyi olmadığımı fark etmişti. Ancak beni hareketli şekilde topla buluştuurduğunda çok rahat sayıya gidebiliyordum. Bunu da çözünce, müthiş pas yeteneğiyle işimi çok kolaylaştırmaya başladı."
Oscar Robertson, NBA tarihinin gördüğü en iyi skorerlerden biriydi. Ancak yalnızca bir skorer değildi. Saha görüşü mükemmeldi, harika bir pasördü, top hakimiyeti çok üst seviyedeydi ve en önnemlisi de oyun zekası çok gelişmişti. Kendisinden önce "Siyahlar, takım yönetemezler. Oyun akılları o kadar gelişmemiştir." şeklinde yerleşen kanıyı yıkmaya kararlıydı. Kareem kadar iyi -belki daha da iyi- bir skorer olmasına rağmen, Big O orkestra şefliğine soyundu. Savunmayı okuyor, ona göre hücumu yönlendiriyor ve başta Kareem olmak üzere takım arkadaşlarına pozisyonlar yaratıyordu. Savunmayı ok rahat üzerine çekebildiği için, bitirici pasları vermekte de çok başarılı olduğundan, bu plan tıkır tıkır işlemeye başladı.
Milwaukee bucks savunmasının liderliği de Oscar Robertson'daydı. Güçlü fiziği, atletizmi ve inatçılığı sayesinde çok iyi bir bireysel savunmacıydı. Ancak takım arkadaşlarını da yönetme kabiliyetine ve karizmasına sahipti. O dönemdeki takım arkadaşları, takımın yıldızı Kareem Abdul Jabbar bile savunmada bir hata yaptığında Oscar'ın gözlerini sonuna kadar açarak sinirli bir şekilde onu uyardığını, ona dahi liderliğini kabul ettirdiğini söylüyor.
1970-1971 sezonunu Milwaukee 66-16 bitirir ve NBA Finali'nnde Baltimore'un rakibi olur. Bucks, rakibini süpürerek şampiyon olur. Oscar Robertson, 10 yıldır beklediği şampiyonluğu sonunda kazanmıştır. Bu, onun ilk ve tek şampiyonluğu olacaktır.
3 yıl sonra, 35 yaşına geldiğinde, Oscar Robertson basketbolu bırakma kararı alır. O dönem herkes, onun daha fazla oynayabileceğini düşünmektedir. NBA'e ve takımına yaptığı katkılara yeterince değer verilmediği konusundaki fikri değişmemiştir. Hala her fırsatta ağır şekilde eleştirilmekten bıktığını söylemiştir. Nispeten erken vedasının önemli sebeplerinden biri budur ancak biriktirdiği çok daha fazla şey vardır.
Yaşadıkları sebebiyle içine kapanık bir insan olması, kariyerinin sonunda çok fazla kötü birikim sahibi olmasına yol açtı. Ne basına ne de etrafındakilere içini dökmemiş, hep içinde saklamıştı. 1994 yılında Cincinnati Üniversitesi, kampüsüne eski oyuncusu Oscar Robertson'ın bir heykelini dikme kararı aldı. Heykelin açılış törenine katılan Robertson, içini orada yaptığı konuşmada döktü:
"(Kendi dönemindeki öğrencilere ve okul yönetimine hitaben) Buraya ilk geldiğimde, kötü şeyler görmüş ama hala saf bir çocuktum. Ama siz beni gereğinden fazla zorladınız. Dolabıma siyah kediler koydunuz. Houston'da takımla birlikte kalmama izin vermediniz. (Ağlayarak) Oscar Robertson heykeli, sizin için! Özellikle sizin için! Herkese teşekkür ederim."
Bu konuşmanın ardından Oscar Robertson'ın içindeki kırılgan, üzgün kişiyle herkes tanışmış oldu. Birkaç yıl sonra, böbrek rahatsızlığı olan kızına böbreğini bağışladığında, Oscar Robertson adeta kahraman ilan edildi. Bu durum, Oscar Robertson'ı memnun etmedi. Bir konuşmasında Robertson, "Basketbola ve NBA'e verdikllerimden ötürü beklediğim ilgiyi ve övgüyü göremedim. Ancak kızıma böbreğimi verdiğim zaman herkes benden bahseder oldu. Size soruyorum: Bir babanın, kızı için yaptığı fedakarlıktan daha doğal ne olabilir?"
Anlaşıldığı gibi Big O hala biraz kırgın. Ancak artık NBA tarihiyle ilgilenen daha fazla yazar ve belgesel yapımcısı olması, bizlere de Oscar Robertson gibi efsaneleri tanıma ve saygı duyma şansı veriyor. Aslında bu yazıyı yazma sebebim, yeteneklerinden çok, yaşadığı olayların kendisini nasıl etkilediği ve o zamanlar nasıl bir ortam olduğunu kendimce daha genç yaştaki okurlara aktarmaktı. Neyse ki ben, sayısı fazla olmasa da yeteneklerine hayran kalacak kadar görüntü bulabildim. Kendisini izlememiş olsanız bile, onunla karşılıklı oynayan bazı kişilerin söylediklerinden bir fikir sahibi olabilirsiniz;
"Oscar Robertson, karşılıklı oynadığım en iyi oyuncuydu. Hiçbir zaafı yoktu."
(Celtics Efsanesi John Havlicek)
"Oscar, zamanının Michael Jordan'ıydı."
(Celtics'in Efsane Koçu Red Auerbach)
"Eğer Michael Jordan ve Oscar Robertson aynı dönemde oynamış olsaydı, şu anda hangisinin tarihin en iyisi olduğuyla ilgili büyük bir tartışma içinde olurduk."
(Eski Pistons Koçu Chuck Daly)
"Dönüp kariyerime baktığım zaman, onun kesinlikle oynadığım en iyi oyuncu olduğunu söyleyebilirim."
(Jerry West)
"Bütün bir sezonu triple double ortalamayla bitirdi. Bununla hiçbir şeyi karşılaştıramam. Aynı şeyi başarmaya çalıştığım zaman, Oscar Robertson'ın ne kadar büyük bir oyuncu olduğunu ve inanılmaz işler yaptığını anladım."
(Magic Johnson)
"Tam olarak nereye gideceğini, ne yapacağını bilirdiniz. Ama yine de durduramazdınız. İşte bu, büyüklüktür."
(Hall Of Famer Koç Lou Campanelli)
"Ondan nefret ederdim. Çünkü ne zaman topu elime alıp, ön plana çıkmak istesem'Gel buraya! Topu bana ver!' diye bağırırdı. Ben de 'Tabi ki efendim' demek zorunda hissederdim."
(Eski Takım Arkadaşı Norm Van Lier)
NOT: 15/07/2013 tarihinde www.nbatr.com'da yayınlanan yazımdır. Önce orada yayınlanmıştır.
28 Haziran 2013 Cuma
2013 NBA Draft Tam Liste
19 Mayıs 2013 Pazar
NBA Batı Konferansı Finaline Ön Bakış
Playofflar tüm hızıyla devam ediyor . Merakla beklediğimiz NBA Finali ’ne sadece bir adım kaldı. Konferans Finallerinde eşleşmeler belli oldu . Önce , ilk başlayacak San Antonio Spurs – Memphis Grizzlies serisini değerlendirelim .
Şahane bir serinin bizi beklediğini söylemek gereksiz olur. Elbette Finale bir adım kala oynanan maçlarheyecanlı geçecek. Ancak bu iki takımın Batı Finali ’nde olması, merakı ve dolayısıyla heyecanı bir kademe daha yükseltiyor . Gelin tek tek eşleşmelere ve teknik detaylara bir göz atalım.
Takımların Ana Stratejileri
Memphis Grizzlies ve San Antonio Spurs, belli bir sistemle oynayan takımlar. Ancak bu iki takımın genel stratejileri biraz farklı. Memphis Grizzlies, belki de Dünya’nın en iyi uzun ikililerinden birine sahip ve bunu avantaja çevirebilmek adına düşük tempolu, merkezi boyalı alan olan bir basketbol oynuyor. San Antonio Spurs ise 2000’lerde herkesin övgüsünü kazanan çok düşük tempolu, ana silahı savunma olan bir takımken; daha tempolu oynayan, keskin hücum eden bir takıma dönüştü. Geçiş oyunlarını iyi oynayan ve hızlı hücumları “oyunu zorlamadan” değerlendirmeye çalışan, maçları daha skorlu geçmeye başlayan Spurs, ana parçalarının yaşlarının ilerlemesi ile de orantılı olarak atletizm departmanında sorunlar yaşamaya başladı.
Bu seride ise Spurs’ün atletizm dezavantajı çok ortaya çıkmayacaktır. Çünkü Grizzlies, elit uzunlarını daha verimli kullanabilmek ve yormamak için tempoyu düşük tutan bir takım. Ortalama yaş olarak Spurs daha yaşlı olmasına rağmen tempoyu arttıran, hızlı hücum arayan San Antonio olacaktır. Marc Gasol ve Zach Randolph’un iki pota arasında sürekli koşmak zorunda kalması, Memphis’in en önemli silahlarının yıpranması ve veriminin düşmesi anlamına gelecektir. Memphis Grizzlies de her zaman yaptığı –ve çok iyi yaptığı- işe tutunacaktır. Tempoyu kontrolünde tutarak, sert savunma yapmak ve Randolph-Gasol ikilisini hücumda kullanmak isteyeceklerdir.
Serinin Kilidi
İki takım adına da serinin dengesini bozabilecek avantaj/dezavantajlar var. Bana göre bunların en önemlisi, San Antonio cephesinde Duncan’a uzun olarak kimin eşlik edeceği ve ne vereceği… Tim Duncan, sezon boyunca boyalı alan savunmasını “tek başına bile” harika yaptı. Ancak Memphis’e karşı, Duncan’ın yanındaki uzunun savunmada neler yapacağı da çok önemli. Fiziksel büyüklüğe göre baktığımızda, Duncan’ın partneri olması gereken oyuncu Tiago Splitter gibi görünüyor. Hem boy hem de güç bakımından diğer uzunlardan (Boris Diaw, DeJuan Blair, Matt Bonner) bu seriye daha uygun Splitter ama o da playofflara sakat girdi ve son dönemde çok formsuz.
Uzun eşleşmesinin bir de ters tarafı var. Gregg Popvich, Boris Diaw ve Matt Bonner’ı dört numarada kullanarak, şut tehditleri sayesinde alan paylaşımını iyi yaparak, yavaş ayaklı Memphis uzunlarının yetişemeyeceği hızda bir top dolaşımı yaparak bunu avantaja dönüştürebilir. Mutlaka düşünmüştür de uzun dakikalar kullanıp kullanmayacağı meçhul…
Memphis Grizzlies cephesinde de kısaların şut performansları kilit nokta olacak. Memphis’in harika uzunları olduğundan bahsedip duruyoruz ama kısalar, dışarıdan boş şutları sayıya çeviremezse, rakipler yardım(lar) getirerek Memphis’in sayı yollarını kapatabilir. Mike Conley, oyununun zayıf yönü olarak gösterilen üç sayılık atışları bu sene çok geliştirdi ancak o şutları Konferans Finali’nde daha önce hiç kullanmadı. Tony Allen hiçbir zaman bir şut tehditi olmadı. TayShaun Prinnce de tecrübeli olsa da istikrarsız bir şutör. Hal böyleyken Mike Conley ve kenardan gelen Quincy Pondexter’ın şut performansı çok önemli olacak.
Memphis Grizzlies için bir diğer kilit nokta da top kayıplarını düşük sayıda tutmak olacak. Çünkü kaybedilen her toptan sonra Spurs tempoyu arttıracaktır ki bu Memphis’in en son isteyeceği şey. Bu anlamda da Mike Conley’e önemli görev düşüyor. Takımın oyunkurucusu olarak top kayıplarını ve tempoyu ayarlamak ona düşecek. Yükselişteki genç oyuncu için bu seri, gerçek bir test olacak.
Eşleşmeler Nasıl Olur?
Seriyle ilgili önemli soru işaretlerinden biri de oyuncular arasındaki eşleşmelerin nasıl olacağı… Tim Duncan’ın Marc Gasol’le mi yoksa Zach Randolph’la mı eşleşeceği önemli bir belirleyici olacaktır. Splitter sahada olmadığı zaman, Duncan’ın Gasol ile eşleşeceği kesin. Ancak o zaman da Randolph’un üzerinde zayıf bir savunmacı kalacak. Yardım zamanlamaları ve rotasyonlar büyük önem kazanacak. Tim Duncan’ın Randolph’u savunması durumunda da Marc Gasol’ün üzerinde kısa bir oyuncu kalacak. Gasol, skor atabildiği gibi müthiş pasör olmasının ve oyun zekasının da avantajıyla oyunu yönlendirebilen de bir pivot. Karşısında Bonner/Diaw gibi kısa bir oyuncu kalırsa, rahatlıkla sırtı dönük oynayabilir, üzerlerinden pas dağıtabilir, hücum ribaundlarıyla Spurs’e zarar verebilir. Bu nedenle ben, Splitter-Duncan ikilisinin Gasol-Randolph ile eşleşeceği kanaatindeyim.
Tim Duncan’dan Spurs’ün savunma lideri olarak nasıl bahsettiysek, Tony Parker’ı da hücum lideri olarak göstermemiz gerek. Evet, Spurs belli setleri olan, hücum şablonları üzerinden oynayan bir ekip ama bireysel yaratıcılık ve delicilik gerektiğinde –ki bu seviyelerde mutlaka gerekir- başvurdukları iki isim var: Tony Parker ve Manu Ginobili. Ginobili, sakatlıkların ve yaşının etkisiyle eskisi kadar verimli olmaması, Tony Parker’ı bu departmanda yalnız bırakıyor. Memphis Grizzlies’in Parker’ı nasıl savunacağı, serinin gidişini çok keskin çizgilerle belirleyecek. Mike Conley ile savunarak, baskılı bir savunma denerlerse Parker gibi karşısında kalmanın çok çok zor olduğu bir oyuncuya karşı zorlanırlar ve savunma dengesini kaybederler. İlk maçta olmasa bile, serinin ilerleyen dönemlerinde Grizzlies’in, Parker’a Tony Allen’ı vereceğini düşünüyorum. Çünkü Tony Allen, fiziksel olarak Parker’dan çok daha uzun ve güçlü bir oyuncu. Parker’ın penetresini engellemeye yönelik, bir adım mesafe vererek savunursa Allen, Spurs’ün en önemli hücum silahını “yavaşlatabilirler”. Bu durumda Mike Conley’nin de Danny Green ile eşleşmesi olası. Conley’nin bu eşleşmede ciddi bir fizik dezavantajı olacak gibi görünse de Green, ceza şutörü olduğu ve potaya yakın sırtı dönük oyunu, penetresi gelişkin bir oyuncu olmadığı için sorun yaratmayacaktır. Kısaca ana beşlerdeki eşleşmeler, serinin ilerleyen dönemlerinde şöyle olabilir;
Spurs Hücumdayken
Tony Parker – Tony Allen
Danny Green – Mike Conley
Kawhi Leonard – TayShaun Prince
Tim Duncan – Marc Gasol
Ttiago Splitter – Zach Randolph
Memphis Hücumdayken
Mike Conley – Tony Parker
Tony Allen – Danny Green
TayShaun Prince – Kawhi Leonard
Zach Randolph – Tim Duncan
Marc Gasol – Tiago Splitter
Genel Beklentilerim ve Skor Tahminim
Çok fazla değişkenin olduğu bu seriyle ilgili tahmin yapmak çok zor. Ancak genel beklentilerim şöyle;
- San Antonio Spurs, bu seviyeleri defalarca oynadı ve tecrübe bakımından çok önde. Bu yüzden özellikle ilk maçlarda daha rahat, istediğini oynayan ekip Spurs olabilir.
- Memphis Grizzlies, NBA’de rakibini en çok yıpratan takım. Serinin devamında yapacakları ayarlamalar da devreye girecek ve baskıyı daha az hissedeceklerdir. Kazanmaya aç bir takım olmaları, fiziksel olarak Spurs’ü her geçen dakika daha da yıpratacakları için 3, 4 –eğer gerek kalırsa devamındaki maçlarda- avantajı lehlerine çevirebilirler.
- San Antonio Spurs, ligin en derin kadrolarından birine sahip. Bu yüzden Gregg Popvich, yıldızlarının yıpranma payını bir nebze de olsa azaltabilir. Memphis Grizzlies cephesinde ise 8 kişilik bir rotasyon kullanılıyor. Çeşitlilik konusunda avantaj çok net Spurs’te.
Bahsettiğim her şeyin ışığında, San Antonio Spurs’ün seriye daha iyi gireceğini, ilk iki maçta favori olduğunu söyleyebilirim. Seri Memphis’e taşındıktan sonra Grizzlies, mutlaka reaksiyon verecek ve seriye dahil olacaktır. Ancak tecrübesi, büyük karakterleri ve Dünya’nın en iyi koçu olarak gördüğüm Gregg Popovich ile San Antonio Spurs’ün seriyi 4-2 ya da 4-3 kazanarak, NBA Finali’ne yükseleceğini düşünüyorum.
***19.05.2013 tarihinde nbatr.com'da yayınlanan yazımdan alıntıdır.
4 Ağustos 2012 Cumartesi
NBA'de Yeni Sezonun Sürpriz Takımları Kim Olabilir
Serbest oyuncu piyasasının talan edilmesinden sonra, takımların kadroları şekillenmeye başladı. Geçtiğimiz sezon ligin alt sıralarında kalan ancak bu sezon için iyi işler yapabileceğini düşündüğüm birkaç takımla ilgili analiz yapmak istedim. Dikkatle seyredeceğim, beni heyecanlandıran takımlara bir bakalım.
Kısa kesersek, bu sene en çok Washington Wizards maçı izleyeceğim. Takip etmeye değer bir kadroları var. Birçok kişinin aksine, ben bu yıl playoff yapacaklarını düşünüyorum.
Dediğim gibi, eğer sağlıklı bir Warriors izleyebilirsek, batıdan 7 ya da 8. sıradan playoffa girebilirler.
Lowry, DeRozan, Kleiza, Bargnani ve Valanciunas'tan oluşacak bir ana beş, savunmada zaafları olsa da hücumda birçok takıma kabus olabilecek kapasitede. Kenarda Ed Davis, Amir Johnson ve çaylak Terrence Ross dışında katkı vercek bir oyuncu görünmüyor. Ama o eksiği de Calderon takasıyla gelecek iki oyuncuyla kapatabilirler. Avrupai basketbolu NBA salonlarına taşıyacak olan Toronta Raptors, sürpriz yapabilecek takımlar arasında bana göre.
Washington Wizards
Takıma katılan oyunculardan önce, gidenlerle başlamak gerek Wizards'tan bahsederken. JaVale McGee, Andray Blatche ve Rashard Lewis gibi sahada bir şey vermediği gibi bir de soyunma odasındaki disiplini mahveden oyunculardan kurtuldular. Yeni Wizards, John Wall liderliğinde, iyi karakterlerden oluşan bir takım haline geldi. JaVale McGee karşılığında takıma katılan Nene Hilario, takıma büyük bir boyut katacak. Wizards'ın oynamak istediği yüksek tempolu basketbola en uygun pivotlardan biridir Nene. Ayrıca sete set hücumda kitlenen Wizards'ı çok rahatlatacaktır. Takıma katılan diğer isimler, Trevor Ariza, Emeka Okafor, AJ Price, Tomas Satoransky ve Bradley Beal... Okafor ve Ariza, takımın savunmasını iki kademe arttırabilecek oyuncular. Ellerinde Kevin Seraphin, Jan Vesely, Chris Singleton gibi istekli savunma yapabilen oyuncular da mevcut. Üçüncü sıradan draft ettikleri Bradley Beal, bana göre potansiyel bir All Star. John Wall ile birbirlerini tamamlayıcı özellikleri var. Bana göre ligin heyecan verici kısa ikililerinden biri olacaklar. Çaylak Tomas Satoransky, izlemeyenler için şöyle tarif edelim, 2 metre boyunda bir oyunkurucu ve beyaz olmasına rağmen müthiş bir atlet. Alexey Shved'in bir kademe altında bir oyuncu düşünün. Kenardan gelip fark yaratabilir. Ama NBA temposuna ayak uydurup, uyduramayacağı merak konusu.Kısa kesersek, bu sene en çok Washington Wizards maçı izleyeceğim. Takip etmeye değer bir kadroları var. Birçok kişinin aksine, ben bu yıl playoff yapacaklarını düşünüyorum.
Golden State Warriors
Öncelikle Warriors'tan hayli ümitliyim ama ''Sağlıklı bir Warriors'tan''... Stephen Curry, Andrew Bogut gibi kadrodaki önemli yıldızlar, uzun süredir sakatlık problemleri sebebiyle %100 ile oynayamadılar. Bogut takasından önce, Curry - Ellis ikilisine at atabildiğin kadar deyip, iyi günlerinde olsunlar diye dua ediyorlardı. Ancak bu sezon tam takım sağlıklı kalabilirlerse, Curry, Bogut, David Lee, Klay Thompson, Harrison Barnes gibi hayli çeşitli bir hücum portföyleri olacak ve daha sert bir savunma takımı olabilecekler. Çaylak Harrison Barnes, her kısayı savunabilecek potansiyele sahip. Andrew Bogut, çemberi iyi savunan, yardım savunmasını iyi yapabilen bir oyuncu. David Lee, atletizmi sayesinde birçok dört numarayı kontrol edebilecek kapasitede. Sadece savunmaya konsantre olmasını sağlamak gerek. O da coach Mark jackson'ın işi. Brandon Rush ve Carl Landry ile sözleşme imzaladılar ve kenardan gelip, her türlü skor atabilecek oyunculara sahip oldular.Dediğim gibi, eğer sağlıklı bir Warriors izleyebilirsek, batıdan 7 ya da 8. sıradan playoffa girebilirler.
Toronto Raptors
Playoff yaparlar mı, yapmazlar mı bilemem ama Toronto Raptors, geçtiğimiz sezonlarda yaşattığı hayal kırıklıklarını telafi edebilecekleri bir kadroya bu sezon kavuştu gibi. Avrupa esintilerinin en çok hissedileceği takımlardan biri olacak Raptors. Andrea Bargnani, Jose Calderon ve Linas Kleiza'ya bu sezon Litvanyalı pivot Jonas Valanciunas katılacak. Houston Rockets'tan Kyle Lowry'i de kadroya kattılar. Serbest oyuncu piyasasından John Lucas'ı da aldılar ve Jose Calderon'u takas edip, boyalı alanı doldurabilecek bir pivotu takıma kazandırmak için uğraşmaya devam ediyorlar. En büyük eksikliklerinin bu olduğunu söyleyebiliriz. Valanciunas, çok potansiyelli bir oyuncu ve boyut katacağı kesin ama çemberi savunmak ve ribaund almak için biraz daha güçlenmesi gerek. Bu süreçte, arkasında sağlam bir pivot olmasını istiyorlar. Keza şu an ellerinde sadece Jamal Magloire var ve pek de oynayacak durumda değil.Lowry, DeRozan, Kleiza, Bargnani ve Valanciunas'tan oluşacak bir ana beş, savunmada zaafları olsa da hücumda birçok takıma kabus olabilecek kapasitede. Kenarda Ed Davis, Amir Johnson ve çaylak Terrence Ross dışında katkı vercek bir oyuncu görünmüyor. Ama o eksiği de Calderon takasıyla gelecek iki oyuncuyla kapatabilirler. Avrupai basketbolu NBA salonlarına taşıyacak olan Toronta Raptors, sürpriz yapabilecek takımlar arasında bana göre.
Minnesota Timberwolves
Yeni bir playoff takımına hazır olun. Minnesota Timberwolves, tıpkı Toronto Raptors gibi, Avrupalı oyuncuların ana parça olduğu, Avrupalı coach havasındaki Rick Adelman'ın takımı, önümüzdeki dönemde tüm Dünya'nın övgüyle bahsedeceği bir ekip olacak. Takımın süper yıldızı Kevin Love'a geçtiğimiz sezon Ricky Rubio eklenmiş ve sakatlanana kadar çok iyi iş çıkartmıştı. Bu sezon onlara CSKA'dan Alexey Shved ve Andrei Kirilenko eklendi. Houston'dan Chase Budinger'ı alarak, atletik kanat oyuncusu eksikliğini de bir nebze gidermiş oldular. Çember altında Nikola Pekovic, giderek NBA'e ısınıyor. Onu yedekleyecek bir pivotu da Luke Ridnour ya da Jose Juan Barea karşılığında alabilirlerse, 5. sıradan bile playoff yapabilirler.
Biraz iddialıyım Timberwolves konusunda. Kenardan gelecek iki ve beş numaraları eksik görünse de bunlar kapatılmayacak eksikler değil. Wizards ile birlikte en büyük sıçramayı Timberwolves'tan bekliyorum. İnşallah yanılmam.
28 Haziran 2012 Perşembe
Draft Öncesi Geleceğin Yıldız Adayları - 3
Perry Jones - Baylor
Draft'ın en heyecan verici oyuncularından biri Perry Jones. Nedeni de çok açık. Kendisi 2.11 boyunda ve 3 numara oynayabiliyor! 2.11... Boyuna rağmen müthiş bir top hakimiyeti var. Değme guardlara taş çıkartacak cross-over lar gördüm kendisinden. Aynı zamanda fantastik bir atlet. Uzun kollara sahip, ayakları çabuk... Şimdi bu kadar ekstra özelliği var kaçtan seçilecek diye sorarsanız, muhtemelen lotaryanın dışında kalacak. Çünkü kendisiyle ilgili soru işaretleri de hayli fazla.
Atletizm ve fiziğini düşündüğümüz zaman ribaund ve blok istatistiklerinde çok iyi rakamlara ulaşması beklenir. Ancak özellikle blok işinde yetersiz. Ribaundlarda da beklediğiniz kadar etkili değil. Sert oyunculara karşı zorlanıyor. Teması pek sevmiyor, itiş kakışa gelemiyor. Perry'nin 3 oynamak istemesi bir yana, NBA scoutları onun 4 numarada daha verimli olacağını düşünüyor ve muhtemelen de kariyeri boyunca 4 numara oynayacak. Aslına bakarsanız tam da 4 numara. Orta mesafe şutu var, ayakları çabuk, top hakimiyeti mükemmel...İster pick&roll oyna, ister bire bir oynat. LaMarcus Aldridge'in tercih ettiği o dönerek atılan fade away shot ları da atabiliyor (Aldrigde kadar efektif değil tabi) Yalnız savunmada yumuşak kalabiliyor ve sert uzunları box out ettiğini daha görmedim.
Tüm bunların yanı sıra karakter konusunda da şüphelerim var Perry'le alakalı. İyi bir rekabetçi değil bana göre. Ben zahmet edip, Baylor maçları seyrediyorum, beyefendi maç seçerek oynuyor. Yok ya! Böyle olmaz Perry'ciğim! Çalışkan bir oyuncu da diyemem. Keza iki senelik kolej kariyerine baktığımızda hiçbir istatistikte gelişme kaydetmedi.
NBA'de benzetebileceğiniz birçok oyuncu var. Chris Bosh mesela. Ama şutu Bosh kadar istikrarlı değil. Lamar Odom'a da benzetebilirsiniz. Ama Odom kadar iyi ribaundçu değil. Belli yönlerden Andrei Kirilenko'ya benzetebilirsiniz ama onun kadar iyi ribauntçu ve blokçu değil. Bunlar iyi örneklerdi. Jonathan Bender, Anthony Randolph gibi daha düşük profilli oyuncular gibi de ilerleyebilir kariyeri. Kısa kesersek, yakın gelecekte smaç yarışmalarında göreceğimiz kesin olan, vasat üç sayı, iyi orta mesafe atabilen, tarihin gördüğü en elit atletlerden Perry Jones, alınması gereken bir risk.
Austin Rivers - Duke
Doc Rivers'ın shooting guard oğlu Austin Rivers... 1.98 boyunda. Henüz lisedeyken, hücumdaki özellikleriyle NBA çevrelerinin dikkatini çeken bir oyuncuydu. Hatta kendisinin Florida Üniversitesi'ni seçeceği, bu yüzden Doc Rivers'ın da Miami Heat'in başına geçeceği bile düşünülmüştü bir dönem. İkisi de olmadı. Doc Rivers, Celtics'de kalmaya devam etti, genç Austin de Duke'un yolunu tuttu. Yakından takip etmeyenler için Duke ile ilgili kısaca bilgi verelim. Kolej basketbolu sevenlerin büyük çoğunluğunun sevmediği bir kolej Duke. Ama NCAA tarihinin en başarılı okullarından biri. Ama Duke'tan bahsederken North Carolina'dan da söz etmeden olmaz. Birbirine 15 dakika mesafedeki bu iki okul arasında Fenerbahçe - Galatasaray tarzı bir nefret mevcut. North Carolina'dan, halka daha yakın olan şerefli devlet okulu diye bahsedebiliriz. Duke ise daha aristokrat, kibirli bir özel okul gibi değerlendirilebilir. (Bence öyle) Kolej basketbolu oynayan her oyuncu bu rekabetin bir parçası olmayı hayal eder, çok azı hayallerini gerçekleştirebilir. Austin Rivers, bu hayali gerçekleştirdi. Hem de öyle böyle değil. Takımı Duke son saniyelere 2 sayı geride girdiğinde, topu alıp 2.13 lük bir oyuncunun üzerinden üçlük sokup, deplasmanda takımınıza galibiyet getirmek...Çocukken hayal kurduğunuzda gerçekleşebilecek bu senaryoyu reale taşıdı Austin.
Oyuncu özellikleri de bir hayli etkileyici Rivers'ın. Harika bir skorer. Şutu ön plana çıksa da dribling üzerinden kendi atışını da yaratabilen ve top hakimiyeti NBA seviyesinde bile az oyuncunun sahip olduğu cinsten. Sanki yoyo oynar gibi dribling yapabiliyor. NBA'de Monta Ellis'e benzetilebilir. Ancak Ellis kadar tek yönlü bir oyuncu değil. Gerektiğinde takım arkadaşlarını oyuna katmayı becerebilen ve bunu düşünebilecek kadar oyun aklı gelişmiş bir oyuncu. Baskıya karşı oyunkurucusuna top getirmekte de yardım edebilir. Çok yönlü, her takımın isteyeceği bir yetenek. Orijini de iyi. Sonuçta NBA tarihine adını yazdırmış bir oyunkurucunun oğlu.
Savunma yönü hücumuna göre zayıf. Topsuz oyuncuyu kovalamayı beceremiyor. Ancak rekabetçiliği ve oyun zekasının üst seviyede olması bu yönünü de geliştirebileceği izlenimi uyandırıyor bende. İlk 10 sırada seçilmesine kesin gözle bakıyorum. İlerde de adından çok fazla bahsedeceğimiz kesin.
Doron Lamb - Kentucky
NCAA turnuvasını zaferle kapatan Kentucky'nin keskin şutörüydü Doron Lamb. Takımının yıldızı olmadığı kesin ama benim en dikkatimi çeken oyunculardan biriydi. Özellikle NCAA Finali'nde Kansas'ı devirirken attığı 22 sayı ve oynadığı oyun hayli parlaktı. 1.98'lik shooting guard, anlam veremediğim şekilde tüm mock draftlarda 2.tura yazılmış. Draft gecesi bunun değişeceğini düşünsem de kafalarda soru işareti yaratacak birkaç özelliği olduğunu da kabul ediyorum. Öncelikle Brooklyn'in bağrından kopan Lamb, serseri diyebileceğimiz bir adam. Sokaklardan, salona entegre olmuş ama köklerini, geninden atamamış bir oyuncu. Ancak bu özelliği takım içinde bazen sıkıntı yaratabilecek olsa da saha içinde kaybetmeyi, yere düşmeyi asla kabullenmemesi gibi artılarda getiriyor. Bu kadar aşağılara yazılmasının bir sebebi de savunmada çok savruk olması. Ne yaparsa yapsın çok iyi bir savunmacı olamayacak. NBA benzerlerini düşündüğüm zaman aklıma ilk OJ Mayo geldi. Ben Gordon'a da benzetilebilir. Eğer ikinci tura kalırsa, seçen takım büyük bir piyango kazanacak bana göre. Elit bir şutör olacaktır.
Marquis Teague - Kentucky
Yine bir Kentucky'li karşımızda. Bu sene en çok Kentucky'i izlememin de bir etken olduğuna kabul ama oyuncular da hayli etkiledi beni açıkçası. Marquis Teague de onlardan biri. Üst düzey bir atlet. Harika bir savunmacı ve üst düzey bir penetreci Marquis. Ama beni en çok etkileyen özelliği cesareti. Maç sonlarında sürekli sorumluluk alması ve genelde başarılı olması çok şaşırtıcı. Tüm maçı felaket oynasa bile son iki dakikayı ortalamanın üzerinde oynayacağı kesin. Özel bir karakter. Rekabetçiliği ve kaybetmeyi kabullenmemesi çok önemli özellikler. Atlanta Hawks'lı ağabeyi Jeff Teague ile kıyaslanıyor normal olarak. Jeff'den iyi savunmacı ve daha iyi şutör olduğunu söyleyebilirim. İstikrarlı değil ama daha iyi şutör. En azından güvenerek atıyor.
Gücü ve uzun kolları sayesinde NBA'deki oyunkuruculara önümüzdeki yıllarda çok çok zor anlar yaşatacak Marquis. Ancak takımı oynatmak konusunda önemli soru işaretleri de var kendisiyle alakalı. Bildiğimiz saf oyunkuruculardan değil. Yanında Hidayet Türkoğlu gibi oyuna yön verebilecek bir oyuncu olması iyi olur. Ancak bu eksiğine rağmen deliciliği ve korkusuzluğu ona hücumda kısıtlı oyuncu kimliğinden kurtarıyor onu. İlk turda 20'li sıralarda seçilmesi bekleniyor. Kim seçerse seçsin, pişman olmayacaktır. Dikkatle izlemeye devam edeceğim bir oyuncu. İlerde muhtemelen en iyi savunma beşlerinde göreceğiz kendisini.
26 Haziran 2012 Salı
Draft Öncesi Geleceğin Yıldız Adayları - 2
Bradley Beal - Florida
Bradley Beal, 1993 doğumlu ve 1.98 boyunda. Listedeki en iyi iki numara. Florida'da geçirdiği son sezonunda, 14.8 sayı, 6.7 riabund, 2.2 asist, 1.4 top çalma ortalamaları tutturdu. İyi bir şutör. Hayli fazla kullanmasına rağmen %34 gibi yüksek bir üç sayı yüzdesi var. Atletik özellikleri de fena değil ancak penetreyi daha sık tercih etmesi gerekiyor. Bazı maçlarda Kyle Korver gibi üç sayı çizginin içine girmeden oynadı. Tamam üçlükleri sokuyor ama penetre edebildiğine de gördük daha önce. Daha sık yapması ve oyununa boyut katması kilit nokta. Ortalama bir savunmacı. Birçok skorer iki numara gibi savunmayı bir kenara atanlardan değil. Pozisyonuna göre çok iyi bir ribaundçu. Ribaund aldığında topu yere vurup, hücumu başlatabiliyor. En büyük eksiği oyun görüşünün biraz zayıf olması. İkili sıkıştırmalara maruz kaldığında boş adamı bulmak konusunda sıkıntıları var. New Orleans Hornets forması giyen Eric Gordon'a benzetiyorum Beal'ı. Hem oyun hem de fiziksel olarak. İlerde sürekli All Star olabilecek potansiyele sahip. İkinci sırada Charlotte Bobcats ya da en kötü üçüncü sırada Wizards seçer. Merakla takip etmeye devam edeceğim.
Harrison Barnes - North Carolina
Bu seneki draftta üst düzey denebilecek hayli savunmacı var. Onların içinde en önemli dış savunmacı olarak Harrison Barnes'ı görüyorum ben. Lisedeyken ortalığı birbirine katan Barnes için hemen abartılar yapılmaya başlanmış ve ''Yeni bir LeBron James'imiz var'' lafları ortaya atılmıştı. Kolejde izlediğimde ise hiç alakası olmadığını gördüm. Bir kere hücum tarafında ilk adımının çok yavaş olması büyük handikap. Savunmacısının yanından geçemiyor. Potaya gidemediğiniz zaman da atlet olmanın bir anlamı kalmıyor. James'e göre daha iyi dış şutör. Bu bir artı. Ama benim ön plana çıkartmak istediğim kısım savunması. Çok güçlü bir vücudu var ve temastan kaçmıyor. Bire bir savunmasıyla her türlü skoreri bezdirebilecek bir oyuncu. Luol Deng'in benzeri diyebiliriz. Belki beklendiği gibi yeni bir LeBron James'imiz yok ama yeni bir Luol Deng'imiz var. Hayır diyecek halimiz yok. İlk beşte seçilmesini bekliyorum, birçok kişinin aksine...
Kostas Papanikolau - Olympiakos
Benim şahsen hayranlık duymaya başladığım oyunculardan biri Kostas Papanikolau. Korkusuz bir görev adamı. Pis işler dediğimiz her şeyi yapabilen, her kısayı savunabilen, oyun bilgisi yüksek, bir beyaza göre harika bir atlet.. Daha ne istiyorsunuz! Şutu ortalama seviyenin biraz üzerinde olsa da kritik anlarda top kullanmaktan çekinmeyen, clutch tabir edilebilecek bir oyuncu Kostas. Olympiakos, geçtiğimiz sezon Ivkovic'le tarih yazarken, o Olympiakos'un savunmasının en önemli parçalarından biriydi. Özellikle Final Four'da hücumu da ayrı bir seviyede oynayabileceğini gösterdi. Muhtemelen ikinci tura kalacak ama seçen takım asla pişman olmayacaktır. Muhtemelen bir belki iki sezon daha Avrupa'da kalacak ancak beklemeye değer. Oyunu NBA basketboluna çabuk entegre edebilecek mental güce de sahip. Sadece biraz daha güçlenmesi gerek. Top hakimiyeti de biraz gelişse fena olmaz. Tek korkum ''Sakatlık Laneti'' üzerinden ayrılmayan Portland Trail Blazers'ın onu takip etmesi ve çok istemesi. Gider de kariyerini bitirecek bir sakatlık yaşarsa çok üzülürüm (Bakınız, Brandon Roy, Greg Oden)
25 Haziran 2012 Pazartesi
Draft Öncesi Geleceğin Yıldız Adayları
2012 NBA Draft'ı 28 Haziran günü gerçekleşecek. Hazır mevzu sıcakken Draft'ın ilgimi çeken isimlerini yazayım dedim. Şunu net bir şekilde söyleyeyim, NBA tarihinin en iyi Draft listelerinden biri değil bu seneki. Ama geçen yıla göre çok daha zengin. Draft'ın ilk sırasını alması kesin görünen Anthony Davis'le başlayalım.
Draft'ın en soru işaretli oyuncusu, Connecticut'ın 19 yaşındaki 2.13'lük pivotu Andre Drummond. Allah vergisi atletik yeteneklerinin yanı sıra Amerikalıların 'Freakish' dedikleri 2.29 luk kanat genişliği de bu kadar ilgi çekmemesinin en büyük sebebi. Daha liseden mezun olduğunda peşinden UCONN, Kentucky, Ohio State gibi üniversiteleri koşturmuş, bir yıl hazırlıkta takılıp taliplerini daha da arttırmıştı. Sonradan Michael Bradley'i feda ederek UCONN, onu kadrosuna katmıştı. Oyununda harika diyebileceğimiz hiçbir şey yok. Ama ham bir potansiyel var. Geçtiğimiz sezonu 10 sayı, 7 ribaund, 2.7 blok ortalamalarıyla bitirdi. Drummond'ı seçmek büyük risk. Keza istenilen gelişimi gösteremezse bir Kwame Brown, Michael Olowokandi travması yaşatabilir. Ancak iyi çalışır, doğru coach ve sistem içinde gelişimini sürdürürse ligin elit pivotları arasına bu ismi de yazabiliriz. Acilen pivot bulması gereken Portland'ın kendisini seçebileceği konuşuluyor. Greg Oden vakasından sonra buna cesaret ederler mi onu bilemem. Ancak yeniden yapılanan bir takıma değil de oturmuş sistemi olan bir takıma gitmesi daha iyi olur.
Anthony Davis - Kentucky
Kentucky Üniversitesi'ni NCAA şampiyonluğuna taşıyan takımın savunmasının en önemli parçasıydı Davis. 2.10 boyunda ve çok iyi bir atlet. Heyecan verici bir savunmacı. Uzun kolları, atletizmi ve sezgileriyle rakip hücumların %25'ini engelleyen (Direk blokla ya da şutu değiştirerek) gerçek bir çember savunucusu...
Hücumdaki özellikleri, savunmadakiler kadar etkileyici değil. 2.10 boyunda bir dört numara için fena sayılmayacak bir orta mesafe şutu var. Çembere yakın top aldığında ilk sıçrayışı çok çabuk yaptığı için de durdurulması zor oluyor. Ancak o yakın atışı kendisi yaratamıyor. Bir oyuncunun kendisine doğru pozisyonu hazırlaması gerek. Hücum ribaundu konusunda da rakip takımlara kabus olan bir oyuncu. Biraz ince yapılı olması ve bacaklarının yeterli kuvvette olmaması sebebiyle sırtı dönük oyunu hiç yok diyebiliriz. En büyük eksiği de bu belki de. Ancak çabuk ayaklara sahip, bu da onun Pick & Roll hücumlarını iyi savunmasına ve bitirmesine yardım ediyor.
Pota altı oyuncusu için fundamental çok önemlidir. Davis'ten bir Tim Duncan bir Pau Gasol ayarında ayak oyunları filan bekliyorsanız, yerinizde durmaya devam edin. Çok beklersiniz. Çünkü lise ikinci sınıftayken boyu 1.88'di ve oyunkurucu pozisyonunda oynuyordu. Yani pota altı oyuncusunun aldığı temel eğitimi lise zamanında pek alamadı. Ancak o zamandan kalma top hakimiyeti, dribling gibi özellikleri bir pota altı oyuncusu için hayli ekstra özellikler. İyi çalışırsa yüzü dönük hücum ederek NBA'deki tüm uzunlara üstünlük sağlayabilir.
2.10 boyunda olmasına rağmen sadece 101 kilo olması ve NBA için minyon kalması ise bana göre gerçek bir problem değil. Lige adım atan her oyuncu, pozisyonu ne olursa olsun, deli gibi şişiyor zaten. Hele ki uzun oyuncuları düşününce, bir iki sene içinde Davis'in de yeterli kuvvet ve kalınlığa ulaşacağını düşünebiliriz.
Andre Drummond - Connecticut
Draft'ın en soru işaretli oyuncusu, Connecticut'ın 19 yaşındaki 2.13'lük pivotu Andre Drummond. Allah vergisi atletik yeteneklerinin yanı sıra Amerikalıların 'Freakish' dedikleri 2.29 luk kanat genişliği de bu kadar ilgi çekmemesinin en büyük sebebi. Daha liseden mezun olduğunda peşinden UCONN, Kentucky, Ohio State gibi üniversiteleri koşturmuş, bir yıl hazırlıkta takılıp taliplerini daha da arttırmıştı. Sonradan Michael Bradley'i feda ederek UCONN, onu kadrosuna katmıştı. Oyununda harika diyebileceğimiz hiçbir şey yok. Ama ham bir potansiyel var. Geçtiğimiz sezonu 10 sayı, 7 ribaund, 2.7 blok ortalamalarıyla bitirdi. Drummond'ı seçmek büyük risk. Keza istenilen gelişimi gösteremezse bir Kwame Brown, Michael Olowokandi travması yaşatabilir. Ancak iyi çalışır, doğru coach ve sistem içinde gelişimini sürdürürse ligin elit pivotları arasına bu ismi de yazabiliriz. Acilen pivot bulması gereken Portland'ın kendisini seçebileceği konuşuluyor. Greg Oden vakasından sonra buna cesaret ederler mi onu bilemem. Ancak yeniden yapılanan bir takıma değil de oturmuş sistemi olan bir takıma gitmesi daha iyi olur.Jeremy Lamb - Connecticut
Üç sene önce kimsenin NBA olmasını beklemediği Jeremy Lamb'in, bugün Lottery Pick olarak görülmesinin güzel bir hikayesi var. Liseden mezun olduğunda, NBA yetenek avcılarının uzuuuun listelerine dahi giremeyen Lamb, Connecticut'ın aldığı cezalar sebebiyle istediği oyuncuları alamamasından sonra burs alabilmişti. Takımın coachu Jim Calhoun, onu eski yıldızı Richard Hamilton'a benzetmişti.
1.96 boyundaki shoooting guard, Huskies'i tek başına sırtlayan Kemba Walker'a yardımcı oyuncu olarak herkesi şaşırtmıştı. Kemba, NBA yolunu tuttuğunda takımın birinci dış skoreri rolü ona kaldı. Zaman zaman tercih sıkıntıları göze çarpsa da orta mesafe oyunu gerçekten takdir edilecek kadar iyi. Rip Hamilton'a benzetilmesinin en önemli nedeni de bu. Bir de cılız fiziği...
Hamilton'ın kolej zamanına kıyasla çok daha iyi bir üç sayı şutörü. Cılız fiziğinin de avantajıyla perdeleri iyi kullanarak yüksek yüzdeli orta mesafe şutları oyununun en güçlü tarafı. Potaya da gidebiliyor. Hatta göz yaşı damlasına benzer, Floater bir atışı da var ama bu fizikle NBA'de çembere giderken çok acı çekeceği kesin. Muhtemelen iyice güçlenmeden oralara pek girmeyecektir.
Vasat bir savunmacı olduğu söylenebilir. Bire bir savunmada fena sayılmaz aslında ama yardım savunmasını gerçekten geliştirmesi lazım. Ne olursa olsun, çalışkanlığı, azmi ve rekabetçiliği onu ligde tutunacak bir oyuncu yapacaktır.
Damian Lillard - Weber State
Lillard'dan bahsetmeden önce biraz okulu Weber State'ten konuşalım. Daha önce adı duyulmamış, NCAA turnuvasına bildiğim kadarıyla 2 kez kalabilmiş, NBA'e oyuncu vermemiş bir okul Weber State. Ancak bu sene adını oyunkurucusu Damian Lillard sayesinde biraz duyurmayı başardı.
Damian Lillard, 1.90 boyunda çok iyi bir skorer. 1990 doğumlu. Bu sene NCAA'de sayı krallığında 24.5 ile ikinci sırada yer alan Lillard, yüksek şut yüzdesiyle de dikkat çekti. Takımının skor yükünü çekmesi bir yana, takımı oynatabilen de bir oyunkurucu. İşi de hayli zordu aslında. Çünkü takımın maç içinde kullandığı 25'den fazla seti var! Hem o setleri ezberleyeceksin, hem o setleri gerekli yerlerde oynatacaksın hem de takımın birinci skoreri olacaksın. Bence büyük iş. İyi bir penetreci ve çembere gittiği zaman bitiriciliği de çok iyi.
Savunma kısmında ise tablo o kadar aydınlık değil. Bire bir savunmada da yardım savunmasında da çok eksiği var. Geliştirmesi gereken ilk departman savunma.
Karakteri de çok güçlü olan bir oyuncu. Ayağının kırıldığı dönemde, kendi isteğiyle tüm gün maç seyredip, oyun bilgisini geliştirmeyi amaçlamış. Çalışkanlığı ve rekabetçiliği coachu ve takım arkadaşlarının dilinden düşmüyor. Aile hayatına çok önem veriyor. Serserilikle uzaktan yakından ilgisi yok. İdeal sporcu anlayacağınız. Bence bu çocuk NBA'e hazır. İlerleyen dönemde Weber State'in göz bebeğinin ismini daha sık duyacağız.
Bu arada 3 tane Weber State maçı izlediğim için gözlemci lisansı almam gerektiğini düşünüyorum.
Thomas Robinson - Kansas
Merakla beklediğim oyunculardan biri de Kansas'ın 2.10 boyundaki dev 4 numarası Thomas Robinson. İyi bir savunmacı ve harika ribaundçu olan Robinson, büyük ihtimalle ilk 3 sıradan seçilecek. Sadece savunmacı değil kendisi. İyi de bir çember altı skoreri. Çok güçlü olması ve atletizmi durdurulmasını çok zorlaştırıyor. Geçen sezon oynadığı 39 maçın 27'sinde double - double yapan, Jayhawks tarihinin 30 - 20 yapan ikinci oyuncusu olan Robinson, geleceğin parlak yıldızlarından biri. İlk sıradan seçme hakkı benim olsa, Robinson'ı ciddi ciddi seçebilirdim.
Bradley Beal, Harrison Barnes, Kostas Papanikolau, Marquis Teague, Austin Rivers, Perry Jones ve Doron Lamb yine dikkatimi çekenler. Drafttan önce onlarla ilgili de ayrıntılı analizi yapacağım.
Etiketler:
anthony davis,
basketbol,
chris lamb,
damian lillard,
draft,
kansas,
NBA,
thomas robinson,
uconn,
weber state
17 Mayıs 2012 Perşembe
Basketbolu Sevdiren Adam ''Jason Kidd''
BASKETBOLU SEVDİREN ADAM
JASON KIDD
Basketbol tarihinde çok sevilen oyuncular hep olmuştur. Çok iyi şutör olduğu, müthiş smaçlar yaptığı ya da büyük bir savaşçı olduğu için sevilebilirler. Ama çok azı bir insana basketbolu sevdirip, bu oyuna aşık edebilir. Onlardan biri de Jason Fredrick Kidd...
23 Mart 1973'de California'nın Alameda eyaletinde, havayolu müfettişi bir baba ve banka memuru bir annenin çocuğu olarak dünyaya geldi Jason. İlgi duyduğu ilk spor futboldu ( Amerikan Futbolu değil bildiğin soccer). İlk resmi basketbol deneyimini, lise 3. sınıftayken, üst sınıftaki basketbolcuların onu takıma çağırmasıyla yaşadı. Saint Joseph of Notre Dame lisesi
basketbol takımına katılmak hem kendisinin hem de takımının hayatını
değiştirdi. Müthiş pas yeteneği, oyun zekası, top çalmadaki ''anlam
verilemeyen'' ustalığı takımını üst üste iki kez California Division 1'de
şampiyonluğa taşıdı. Bu dönemde oynadıkları 69 maçın 63'ünü kazanmalarında
kuşkusuz en büyük pay sahibi Jason'dı. Jason bu iki sezonda ''25 sayı, 10
asist, 7 ribaund, 7 top çalma'' gibi akıl almaz ortalamalar tutturdu. Durum
böyleyken yetenek avcılarının da ağızlarının suyu akmaya başlamıştı. Jason
henüz 14 yaşındayken ilk ciddi burs teklifini aldı. Daha önce bu yaşlarda teklif alan ve kabul eden isimler olmuştu. İşin kötüsü bir çoğu kaybolup gitmişti. ''Çok erken'' dedi Jason. Daha çok yolum var.Bu yaşlarda adından söz ettiren çoğu çocuk, sokaktan gelme, gettolarda yaşayan siyahlardı. Çünkü bu işi bir kurtulma yolu olarak görüp dört elle sarılıyorlardı. Ama Jason Kidd öyle değildi. California'nın ''temiz kısımlarından'' kabul edilen Alameda'da yaşıyordu. Diğerleri gibi oynamaktan zevk alsa da henüz gerçek bir sertlikle karşılaşmamıştı.
Lise takımında yaptıklarının yanı sıra sokakta da kendini kabul ettirmişti Jason. Artık herkesçe bilinen bir sokak basketbolcusuydu aynı zamanda. Hücumdaki yetenekleri bir takımı sırtlamaya yeterdi. Ama ya savunması? Savunması bir süper yıldızı savunmak için yeterli seviyede miydi? Bu konuda da ilk sınavını o tarihte NCAA takımlarından Oregon Ducks'ın yıldızı Gary Payton'a karşı verdi. Jason'ın ismini çok fazla duyan Payton, Jason Kidd'le oynayıp ne durumda olduğunu görmek istedi. Hücumda yaptıkları Payton'ı da herkes gibi etkilemişti. Ama savunmasının yetersiz olduğunu düşünüyordu.
![]() |
| Payton, zamanında majestelerinin de canını sıkmıştı |
Ailesi, Jason'ın eve geldiğinde sürekli Payton'dan şikayetçi olduğunu ama sonraki gün onu yenmek için koşa koşa tekrar sahaya gidip onu beklediğini söyler. Jason Kidd de ''Oyunun kurallarını en iyisinden öğrendim'' şeklinde Gary Payton'a minnetini sunmuştu.
Lise bitmiş, kolej seçme zamanı gelmişti Jason Kidd için. Kendisine çok fazla teklif geleceğini tahmin etmek zor değildi. Sürpriz denebilecek bir kararla California Üniversitesini seçti. Sürpriz denebilirdi çünkü daha önce California Üniversitesi'ni ziyaret bile etmemişti. Hatta bilinenin aksine California coachu Lou Campanelli ile de hiç bir bağlantısı yoktu. Bu seçiminin ''mantıklı'' gelen tek sebebi evine çok yakın bir okul olmasıydı.
![]() |
| Yıl 93-94 |
NBA KARİYERİ

1994 NBA Draftı'nda Glenn Robinson'ın arkasından, 2. sırada Dallas Mavericks tarafından seçildi. NBA'de ilk sezonunda 11.7 sayı, 5.4 ribaund, 7.7 asist ortalamalarıyla oynadı ve sezonun en çok triple double yapan oyuncusu oldu. Sezon sonunda Detroit Pistons'ın hemen Kidd'in arkasından seçtiği Grant Hill ile birlikte ''Yılın Çaylağı'' Ödülü'ne layık görüldü. 1996 yılına kadar Dallas Mavericks forması giyen Kidd, 1996'da ilk kez All Star oldu. Sonrasında Michael Finley, AC Green ve Sam Cassell karşılığında Phoenix Suns'a takas edildi.
1996 - 2001 yılları arasında Phoenix Suns forması giyen Jason Kidd, 1998, 2000 ve 2001 yıllarında All Star oldu. Kidd'in direksiyonda olduğu 5 sezonda da playoff yapma başarısı gösterdi Phoenix. Artık oyununun olgunluk çağına gelmeye başlamıştır ancak bu kez de Phoenix, Stephon Marbury, Johnny Newman, Soumalia Samake karşılığında New Jersey Nets'e takas eder.2001 - 2008 Jason Kidd Era For New Jersey Nets
2001 - 2002 sezonu başlarken çoğu kimse New Jersey Nets'in playoff yapma ihtimalinin olmadığını düşünüyordu. Ancak Jason Kidd önderliğindeki Byron Scott'ın New Jersey'si herkesi şaşırtarak sezonu 52 galibiyetle bitirdi ve NBA Finali oynamaya hak kazandı. Finalde rakipleri Shaquille O'Neal'lı, Kobe Bryant'lı Los Angeles Lakers'dı. Şampiyonluğu süpürülerek kaybettiler ama herkes ''underdog'' Nets'in başarısını konuşuyordu. En değerli oyuncu ödülü oylamasında da Tim Duncan'ın arkasında ikinci sıradaydı Jason Kidd. Birçokları (Ben de dahil olmak üzere) ödülün Kidd'in hakkı olduğunu düşünüyordu. Jason Kidd 2001 - 2002 sezonunu 14.7 sayı, 7.3 ribaund, 9.9 asist ortalamalarıyla kapattı. All Star oldu.

Yanında potansiyel bakımından sınırlı oyuncular olsa da yakaladıkları büyük başarıydı. Kenyon Martin, Kerry Kittles, Keith Van Horn, Richard Jefferson, Jason Collins gibi oyuncuların performansını maksimuma çıkartarak hepsinden büyük verim almıştı Jason Kidd. Planları gayet basitti. Kısalara baskılı bir savunma ve alınan ribaundlardan sonra çok hızlı biçimde rakip sahaya koşma. ''Zaten iyi koştuğunuzda Kidd bir şekilde size turnikeyi attırır ya da smacı vurdurur''. Buradaki en büyük problem, çemberi koruyacak bir pivotları olmaması ve sete set kalındığında Kidd hariç bire bir yaratıcılığı olan bir oyuncunun olmamasıydı. Zaten Lakers'a kaybedilen finalin en büyük sebebi de buydu. Çemberi savunamamak ve Kidd'e sete sette bir yardımcı bulamamak... Bu sezonda yakaladıkları başarının tesadüfi olduğunu düşündü herkes. Ta ki...
Bir sonraki sezon finalde San Antonio Spurs'ün rakibi olana kadar. Yine aynı sisteme ama yine aynı sorunlara sahipti New Jersey Nets. Hem de bu kez karşılarında ligin en dominant pota altı ikilsi vardı. Tim Duncan ve David Robinson... Kabus gibi bir eşleşme. Seri 4 maç sonunda 2 - 2 olsa da Spurs sürprize izin vermedi seriyi 6 maçta kazandı.

Yine finale yükselip kaybetmişti Jason Kidd. Çok istediği, sonuna kadar hak ettiği, şampiyonluğu bir türlü kazanamamıştı. Sezonu da 18.7 sayı, 6.3 ribaund, 8.9 asist ortalamalarıyla bitirdi. Kariyerinin en yüksek sayı ortalamasına bu sezonda ulaştı. Playofflarda sayı ortalaması 20.1'e kadar yükselmişti.
2004 yılında Jason Kidd'in yanına, Nets taraftarını heyecanlandıracak bir yıldız katıldı. Toronto Raptors'dan Vince Carter... Her şeyin daha iyiye gitmesi beklenirken, Jason Kidd ve Richard Jefferson'ın üst üste sakatlıkları tüm planı bozdu. Bu dönemde takım olarak fazla başarılı olamasalar da Kidd ve Carter bireysel olarak parlamaya devam etti. Özellikle yaptıkları Alley - oop'lar hafızalara kazındı. Çember altındaysa halen vasıfsızlar oynamaktaydı. Kenyon Martin de gün geçtikçe kötüye gitti ve sonrasında da takımdan ayrıldı.
7 Nisan 2007'de Jason Kidd ve Vince Carter, Toronto Raptors karşısında triple double yaptılar ve 1989'da Michael Jordan ve Scottie Pippen'dan sonra aynı maçta triple double yapan ilk takım arkadaşları oldular. Hem de bir playoff maçında.
Yıl 2008 olduğunda Jason Kidd, New Jersey sınırlarında bir şampiyonluk yüzüğü kazanamayacağını anlamıştı. Bu sebeple takasını istedi. En başta Los Angeles Lakers, ciddi şekilde kendisiyle ilgilense de genç pivotları Andrew Bynum'ı bırakmak istememeleri sonucunda Nets, Dallas'ın teklifini kabul etti ve Jason Kidd, Devin Harris, Keith Van Horn, Trenton Hassel, DeSagana Diop, Maurice Ager, 2 tane ikinci tur draft hakkı (2008 ve 2010) ve 3 milyon dolar nakit para karşılığında kendisini draft eden Dallas Mavericks'e döndü.
2007 - 2008 sezonunda 29 maç formasını giydiği Dallas mavericks ile sezon sonu 3 yıllık anlaşma sağladı Kidd. (New York Knicks'in ısrarla kendisini istemesine rağmen) Nowitzki, Jason Terry, Shawn Marion gibi veteranlardan oluşan bir kadroyla şampiyonluğa gitmekti hedef. Bu oyuncuların ortak özelliği hep finale kadar gelip, finalde kaybetmeleriydi. Ama sonunda 2010 - 2011 sezonunda Jason Kidd muradına erdi. Kariyeri boyunca kazanmak için savaştığı ''Şampiyonluk Yüzüğünü'' başladığı yerde, Dallas'da kazandı. Hem de ''Büyük Üçlü'' ye sahip Miami'ye karşı...
![]() |
| Kidd - Terry - Nowitzki |
![]() |
| Şampiyon Dallas Mavericks Takımı |
Harika bir kariyer, müthiş bir oyun zekası ve sonunda yüzükle taçlanan bir başarı hikayesi... Jason Kidd, önümüzdeki sene 40 yaşına girecek. Basketbol oynar mı oynamaz mı bilinmez. Şu ana kadar gerek oynadığı oyunla, gerek istatistikleriyle zaten tarihe adını altın harflerle yazdırdı. Şu anda ''Tüm Zamanların Asist Krallığında'' ve '' Tüm Zamanların Top Çalma Krallığında'' John Stockton'ın ardından ikinci sırada. Kariyer triple double sayısında da 107 ile üçüncü sırada (Magic Johnson 2, Oscar Robertson 1.). Böyle büyük bir oyuncuyu yıllarca izleyebildiğim için kendimi çok şanslı sayıyorum. Seneye basketbolu bıraksa da bırakmasa da şimdiden teşekkürler güzel insan. Bana basketbolu bu kadar sevdirdiğin için...
Etiketler:
basketbol,
dallas,
jason,
jason kidd,
kidd,
mavericks,
NBA,
nbatr,
ncaa,
new jersey nets
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






























